Haber Detayı
07 Kasım 2016 - Pazartesi 19:56
 
Ali Laleci Şehrin Yıldızları’nda İkram Kali’ye konuştu
Üreterek, yazarak, düşünerek şehirlerin kimliğine ve birikimine katkı sunan insanlar vardır. Şehirle özdeşleşen bu isimler şehrin hafızasında yer alırlar. Bu anlamda Van’da şehrin yıldızı olarak tanımlayabileceğimiz çok sayıda Vanlı var. Bunlardan bir kısmı birikimleriyle sessiz sedasız kayıp giderken bir kısmı pırıltısını saçmaya devam ediyor. Bunlardan biri eğitimci, gazeteci Ali Laleci’dir. Yaşamı boyunca olaylara, gelişmelere yakından tanıklık yapan Laleci Van sevdalısıdır. Van’a dair düşüncelerini, eleştirilerini, önerilerini kimi zaman yazdı, kimi zaman da çeşitli platformlarda dile getiren, gazetemizde uzun yıllar Yazı İşleri Müdürü ve Başyazarlık yapan Ali Hoca yaşam hikayesini bizlerle paylaştı.
Röportaj Haberi
Ali Laleci Şehrin Yıldızları’nda İkram Kali’ye konuştu

RÖPORTAJ/ İkram KALİ

Sayın Hocam, Ali LALECİ kimdir?

1934 yılında Van’da doğdum. Evimiz eski ismi Tepebaşı şimdiki isimi Vali Mithatbey Mahallesi eski Devlet Hastanesi’nin hemen arkasındaydı. Ben 3 yaşındayken annem vefat etmiş. Annemi hiç hatırlamam, beni emzirirken Allah’ın rahmetine gitmiş. Fotoğrafını çok aradım ama bir türlü bulamadım. İlk ve orta tahsilimi Van’da tamamladım. İlkokul öğretmeni olarak hayata atıldım. Çocuklarımın hepsi okudular. Çok şükür bende alacakları kalmadı. Benimde onlara ihtiyacım yok Allah’a şükür. Evlatlarımdan çok memnunum. Ellerimi aktan karaya sürdürmezler.  Üniversitedeki çocuklarım Denizli ilimize nakil oldular. Çocuklar yanlarına gitmemizi isteyince hanımımla birlikte Van’dan Denizli’ye gitmeye karar verdik. Geçen yıl Ekim ayında hanımım Denizli’de vefat etti. Hanım hayattayken nasıl hayatımı sürdürüyordum ise şimdi de öyle sürdürüyorum. Şu anda bir oğlum ve üç kızımla Denizli’de ikamet etmekteyiz.

Hangi okuldan mezun oldunuz?

Muradiye Ernis Köy Enstitüsü iki dönem öğretmen mezun verdi. Eski Vanlı öğretmenlerden rahmetli Mazhar Taşçıoğlu, Talat Bozkurt, Fahrettin Uğur o dönem mezunlarıdır. Ernis Köy Enstitüsü daha sonra Alparslan İlk Öğretmen Okulu’na dönüştürüldü. Biz bir yıl daha fazla yani 6 yıl okuyarak mezun olduk. 1954 Alparslan Öğretmen Okulu’nun ilk mezunlarından biri benim.

İlk görev yeriniz neresiydi?

Çaldıran ilçemize bağlı İran hududuna yakın Nazarova köyünün ilköğretmeni olarak göreve başladım. Köyün Çaldıran’a uzaklığı yaya olarak 4 saatti. İdealist öğretmendim.  Köyde evleri gezerek 15’i kız olmak üzere 45 öğrenciyi okula kaydettim. Aileler bana inandı ve güvendi.Öyleki bazı ihtiyaçlarımızı İran’dan karşılıyorduk. Köylü sabah gider alışverişini yapar birkaç saat sonra dönerdi. Maaşlarımız Muradiye’den PTT ile Çaldıran’a gönderilirdi. Çaldıran’a ayda bir maaş için inerdik.  O sıra ihtiyacımız olan bazı eşyaları Çaldıran’dan alırdık. Sırt çantamızı sırtımıza atarak 4 saat yürür köye dönerdik.

Sınır köyünde genç bir öğretmen olarak  kız çocuklarının eğitimini önemseyerek okula kayıtlarını yaptırmanız Van'da nasıl değerlendirildi?

Başarımdan dolayı takdir edilerek bir anlamda ödüllendirildim. Daha  bir yılım dolmadan, 1955 yılı eğitim öğretim döneminde Şamranaltı İlkokuluna nakil edildim..  Şamranaltı İlkokulunda o zaman birleştirilmiş sınıflar vardı. Çünkü öğretmen sayısı, derslik yetmiyordu. Şamranaltı’na atandıktan 3 ay sonra. Hocam olan rahmetli Kerim Tuncer Atatürk İlköğretim Okulu Müdürümüzdü. Aynı zamanda o zamanki ismi ile Maarif Memuru (Milli Eğitim Memuru) görevini de yürütüyordu. Kerim Bey bana Ali Bey seni Şamranaltı’ dan Kaleardı okuluna alacağım dedi. Kaleardı isimi daha sonra Şehit Kemal Görgülü İlkokulu oldu. Okul kiralık kerpiç binaydı o zaman. Hocam ben burada bütün programımı hazırladım, uygun görürseniz Şamranlatı’nda kalmak istiyorum dedim. Ali hocam seni mecburen alacam, çünkü orada öğretmen eksikliği var. Seni oraya başöğretmen olarak atayacağım, hem başöğretmensin hem de makam maaşın var dedi. Benimde stajyerliğim yeni kalkmış 1 yıllık öğretmenim. Bende makam maaşı benim için çok önemli değil dedim. O zaman 20 lira iyi paraydı. Tamam, siz hem benim hem hocamsınız hem de amirimsiniz nasıl takdir ederseniz dedim ve Kaleardı İlkokulu’nda başöğretmen olarak göreve başladım.

Okulda sınıflar birleşik miydi?

Okulda zaten 3 dersliğimiz vardı.  Bir derslik birinci sınıfa, bir derslik 2. ve 3. sınıflara, bir dersliği de 4. ve 5. sınıflara tahsis ettim. 1’nci sınıfı ben, 2. ve 3.’ü sınıfları Ekrem isimli hocaya, 4 ve 5’inci sınıfları Bayram Kıymaz hocaya verdim. 3 odalı kerpiç bir okulda 3 yıl görev yaptım. 1958 yılında bu kez İkinisan İlkokulu’na öğretmen olarak atandım.

Öğretmen olarak okulda, sınıfta nelere dikkat ederdiniz?

Öğretmenlik mesleğim boyunca bir gün dahi ütüsüz, kravatsız, saç ve sakallı olarak dersime girmedim. Aynı şekilde bir gün dahi okuluma geç kalmadım. Derslerimde daima öğrencilerimden önce sınıfta yerimi aldım. Görevimizin şuuruna, öğretmenlik erdemine sahiptim. Bu hem kutsal mesleğime hem de öğrencilerime duyduğum saygıydı. Zira öğretmenler öğrencilerin model rolleridir. O zamanlar gençtik bize çok dokunmuyordu ama karda, kışta okula gidip gelmek zor oluyordu. İkinisan İlkokulu’nda  1 yıl çalıştım. Yine 1’nci sınıf öğrencilerine ders verdim. Rahmetli Refik Şaşıhüseyinoğlu okul müdürümüzdü. Biz ona “dayı” derdik. Bir yıl sonra Atatürk İlkokulu Müdürü olan rahmetli Kerim hocam beni yanına çağırdı. Ben talebemi yanıma alacağım dedi. Hocam siz bilirsiniz dedim.

Mezun olduğunuz okula öğretmen olarak  mı gittiniz?

Evet. 1959 yılında bu kez Atatürk İlkokulu’nda öğretmeninin yanında öğretmen göreve başladım. 1960 Askeri müdahaleyi orada yaşadım. 1966 yılına kadar Atatürk İlkokulu’nda görev yaptım. 1966 yılından önce Kerim Bey emekliye ayrılınca onun yerine Cumhuriyet Okulu Müdürü rahmetli Sabahattin Akdemir okulumuza müdür olarak atandı. Sabahattin Beyle orada çalışırken o zaman görev yaptığımız öğretmenler için müfettiş kursları açıldı. Öğretmenlere 3-4 ay kurs görüp teftiş kuruluna atanıyorlardı. Öğretmenlere üniversite sınavlarına girme hakkı verilmiyordu. Sabahattin Akdemir ile beraber 1965 yılında Eğitim Enstitüleri dışardan öğrenci alımına başlamıştı. Biz de müracaat ederek yapılan sınav sonucunda okul dışından öğrenimimizi sürdürmek üzere kayıt hakkı kazandık. Aldığımız puan sonucunda Diyarbakır Eğitim Enstitüsüne kayıt yaptırdık. 1966 yılında İrfan Baştuğ İlkokulu (Zaferler İlkokulu) açıldı. Öğrencilerimizin çoğu oraya gittiği için orada göreve başladık.

Hem öğretmen hem öğrenci oldunuz.

Sabahattin beyle her gün beraber ders çalışıyorduk. Diyarbakır Eğitim Enstitüsünün Edebiyat bölümüne müracaat ettik. O zaman 2 yıllık olan Edebiyat bölümüne kayıt olduk. Her yıl için 6’şar sınav hakkı verdiler bizlere. 6 sınav hakkı birinci sınıf için, 6 sınav hakkı ikinci sınıf için. Biz okulu 3. sınav sonrası bitirdik. Diyarbakır Eğitim Enstitüsünden 1969’da mezun olduğunda, meslekteki 15’nci yılımı tamamlamıştım.

Öğretmenlikte sizin için  yeni bir dönem başlamış oldu böylece.

Van Kız Öğretmen Okulu Müdürü eski Van Belediye Başkanı rahmetli Tayyar Dabbağoğlu’ydu. Öğretmen okuluna gitmek istedik ama bizi oraya vermediler. Tayinimiz yeni açılan İmam Hatip Okulu’na çıktı. Sabahattin Bey Türkçe ben Sosyal Bilgiler öğretmenliğini seçtim. 1969’dan 1975’e kadar İmam Hatip Okulunda çalıştım. 1970’lerin başında meslektaşımız rahmetli Kasım Toker ’i kaybettik. Sabahattin Bey kız Öğretmen Okulu’na geçti. Değişik müdürler görev aldı. İmam Hatip Okulu Müdür Başyardımcısı iken Öğretmen Okulları Genel Müdürü Ayvaz Gökdemir tarafından Ankara’ya çağırıldım. Bana Ali Bey seni Van Kız Öğretmen Okulu Müdürlüğü’ne atamaya karar verdik dedi. Bende takdir sizin ama layık olamasam çok üzülürüm dedim. Eğer başka adayınız var ise onu atayın. Bana sen Vanlı değimlisin dedi. Bende Vanlıyım dedim. Van’ın yerlisi misin dedi. Evet yerlisiyim dedim. Sen lazımsın dedi. O zamanda sağ sol davasının en karışık dönemiydi. Hiç kimseye, beni müdür yapın diye bir talepte bulunmadım. Kendileri beni aradılar. Hemen kararnamemi çıkardı. Van’a geldim baktım kararnameden önce bizim namımız ortada dolanıyor. Millet, olayı nasıl ve ne şekilde duymuş bilemiyorum. Ağustos ayı başında kararnamem geldi. Ben de 2 Eylül 1975’de göreve başladım.

Öğretmen okulunda  kaç öğretmen ve öğrenci bulunuyordu?

Kız Öğretmen Okulu’nda 33 öğretmen, 600 civarında öğrenci vardı. Yatılı ve gündüzlü, ama ağırlıklı olarak yatılıydı. “Bismillah” dedim göreve başladım. Önce öğretmen kadrosunu gözden geçirdim. İhtiyacımız olan branş öğretmenlerinin tamamlanması hususunda gerekli gayreti göstererek öğretim yılı başına kadar kadroyu tamamladım.

Siyasi gerginliğin olduğu bir dönemde genç öğrencilere yöneticilik yapmak zor olmadı mı?

Zor olmaz mı? Benim atamam tamda o döneme rastladı. Milliyetçi Cephe (MC) Hükümeti iktidardaydı. Bazı öğrenciler okul içersinde disipline aykırı davranışlar başlattılar. Dışarıdan öğrencileri yöneten ve tahrik eden bazı mihraklar boş durmuyordu.  Fakat ne öğrencisine, ne öğretmenine, ne de dışarıdan yapılan tahriklere kapılmadan, kanun, mevzuat ve yönetmelikler çerçevesinde görevimi devam ettirdim. 1975’de öğretmen okulları son mezunlarını vererek kapatıldı, yerine 1976 yılında 2 yıllık Eğitim Enstitüsü açıldı.

Eğitim Enstitüsü’ne öğrenciler sınavla mı alındı?

Eğitim Enstitüsü ilk öğrencileri merkezi sınavla Enstitü yönetim olarak biz yapmaya başladık. Birçok gencimizi sınavla alarak öğretmen yetiştirdik. Her gün basında Van Eğitim Enstitüsü Müdürü Ali Laleci görevden alındı, alınacak haberleri çıkmaya başladı. Bu durumdan büyük bir üzüntü duyarak Ankara’ya gittim.  Genel Müdüre, sayın müdürüm gazetelere manşet olduk, beni görevden alıyorsanız alın. Kış gelmeden bende yeni görevimin başına geçeyim dedim. Yok dedi kardeşim, öyle bir şey yok. Kim çıkarıyor bunları. Bende o zaman bu haberler nerden çıkıyor. Genel Müdür yok yok Ali Bey, biz sizi seviyoruz dedi. Otobüse atladım Van’a geldim 1 hafta geçmedi Abdulalim Sarıhan Milli Eğitim Müdürü oldu. Onunla beraber Vali Bey benim makamıma geldiler. Vali Bey yorulduğu zaman gelir benim makamımda çay içerdi. Ali Bey, senin makamında çay içerek dinleniyorum derdi. Tam o sırada baktım ki sarı bir zarf getirdiler bana. Postacıda zarfı görünce benim içim tuhaflaştı. Sarı zarf hayra alamet değildi. Açtım zarfı baktım ki kararnamem. Bana yaptıkları tek iyilik zarfı direk bana göndermeleri oldu. Kararnameyi görünce Vali Bey hayırdır dedi. Sayın Valim Erzurum’a atamamı yapmışlar. Daha önceden gönderdiğim tayin talebimle ilgili dilekçem işleme konularak sanki kendim istiyormuşum gibi tayinimi çıkarmışlar. 1978 yılı son baharında Erzurum Nene Hatun Öğretmen Okulu’na naklen gittim.

Kış mevsiminde gelen sarı zarftan sonra düzeniniz bozuldu tabi?

Aralık ayı başında olması benim için çok zor oldu. Erzurum Nene Hatun Eğitim Enstitüsüne sosyal bilgiler öğretmeni olarak atandım. O zaman Devlet Hastanesi Baş Tabibi hemşehrimiz Özçelik Okayer’di. Kendisini aradım Özçelik Bey durum böyle böyle, benim 15 günlük bir rapora ihtiyacım var. Oda tamam ağabey başım üstüne dedi. Rapor aldım çocukları götüreyim mi götürmeyeyim mi düşüncesiyle Erzurum’u dolaşıp, görüp geleyim dedim. Erzurum’a havayı teneffüs ettim. Kışın ortasında nereye götüreyim hepsi okula gidiyor. Erzurum yakındır haftada bir cuma akşamı gelirim, pazar akşamı dönerim. Çocukları yerinden etmeyelim dedim diye karar verdim. O sırada hükümet değişti. Ecevit hükümeti kuruldu. Hemşehrimiz Yaşar Altaylı benim yerime atandı. Ama gelip göreve başlamamıştı. Bende görevden ayrılmadım. İznim bitsin sonra ayrılayım diye düşündüm. Baktım durum biraz sıkıntılı dedim biran evvel ayrılıp gideyim görevimin başına. Görevi Yaşar AltaylI’ ya devrettim. Tam o sırada tayinler durduruldu dediler. Kaldık ortada. İki gün geçmeden yeni bir genelge ile kendi isteği ile atananların tayinleri yapılacaktır denildi. Benim atamam dilekçeyle yapıldığı için gidip göreve başladım.

Erzurum maceranız nasıl geçti?

Erzurum’da göreve başladım. Göreve başladıktan iki gün sonra 17 Nisan’a kadar okulları kapattılar. O zaman Milli Eğitim Bakanı Hasan Sağlam’dı. Bir yıl Erzurum’da kaldım. Bir yıl sonra 1979’da Erzurum’dan Zonguldak Kilimli Lisesine gönderdiler. Gittim 1 yılda orada çalıştım. O sırada ara seçim yapıldı 6 milletvekili Adalet Partisi’ne geçince Ecevit hükümeti istifa etmek durumunda kaldı. O zaman Öğretmen Okulları Genel Müdürlüğüne hocam Mehmet Aktekin getirildi. Benim bir öğrencim var Zonguldak Kilimli Lisesi’nde Ali Laleci, bakın bakalım o çocuğun durumu nedir diye etrafındakilerden bilgi istemiş. Beni Ankara’ya çağırdı. Bana bak oğlum, Bolu Eğitim Enstitüsü Müdürlüğü boştur seni istiyorlar vereyim mi dedi. Bende memleketim Van’a gitmek istiyorum dedim. Benim mezun olmamış bir sürü öğrencim var dedim. Bana bazı aileler seni Van’da istemiyor dedi. Bende söylediğiniz ailelerin memuru değilim, ben devletin memuruyum, bana böyle dediğiniz için üzüldüm hocam dedim. Durumu bilesin diye söyledim, yanlış anlama şeklinde açıklama yaptı. Bende ailelere ne boyun eğerim, nede eyvallah ederim diye cevap verdim. Siz gönderin gerisine karışmayın dedim. 1980 yılının başında Van Eğitim Enstitüsünde öğretmen olarak göreve başladım. 12 Eylül darbesi oldu. 12 Eylül harekâtından sonra tekrar bir hareketlenme oldu.  İhtilal sonrası emekli oldum.

Kendi isteğinizle mi emekli oldunuz? 

Hayır, ben istemedim. 1982 yılının ocak ayında çıkarılan bir kanun ile 20 yılını dolduran memurlardan emeklilik müracaatında bulunmaları istenildi. Mecburen bende müracaat ettim. 102 bin kişi emeklilik için müracaat edince geri adım attı hükümet. Bu sayıyı 15 bin kişiye düşürdüler. Maalesef Ali Laleci o 15 bin kişinin içerisinde de paçayı kurtaramadı. İsteğim dışında emekli ettiler.

12 Eylül mağduru öğretmen olarak  çok sevdiğiniz mesleğinizden ayrılmak zor olmadı mı?

27.5 yıl öğretmenlik mesleği sonrası cebren emekli edildim. En verimli çağımda emekli olmam tabi ki üzücü oldu.  Emekli olunca çocuklarımın hiç biri hayata daha intikal etmemişti. Biraz sıkıntılar yaşadım. Emekli edildikten sonra bir bakkal dükkânını devren aldım. Bu bakkalda ufak tefek gıda malzemeleri satıyordum. Dükkân yürümeyince 500 lira zarar ile kapattım. Ama Allah bize yardım etti. Hemen İkinisan Gazetesi’nin sahibi rahmetli Nail Başıbüyük Ağabey bana gel beraber çalışalım dedi. Nail ağabey iyi bir Vanlıydı. Nail ağabeyimizin gazetecilikte yeterli değildi ama Vansesi Gazetesi’nde yetişmiş başarılı matbaacıydı.  Gazetede Yazı İşleri Müdürü ve köşe yazarı olarak göreve başladım.

 Köşe yazısıyla başlayan gazetecilik sevginiz size yeni bir yol açmış oldu?

Evet. 1957 yılında İkinisan Gazetesi yayın hayatına başladı. Bizde o dönemlerde gazeteyi çıkaran ağabeylerimiz ve arkadaşlarımızla hep beraberdik. Arada bir köşe yazardım. Rahmetli Servet Mehterbaşıoğlu bizim yazılarımızı düzeltirdi. İkinisan Gazetesi satılınca rahmetli Remzi Perihan ağabeyimizin teklifi üzerine bu kez Vansesi Gazetesi’nde Yazı İşleri Müdürü ve köşe yazarı olarak göreve başladım. 10 yıl Vansesi Gazetesi’nde görev yaptım. Bu yıllar benim için bir gururdu. Gerek İkinisan’da gerek Vansesi’nde çalışmamdan dolayı son derece mutluluk duydum. Çünkü her iki gazetede Van’ın, toplumun meselelerini kendine ilke edinmiş, cesur çıkışlarla, özel haberlerle, ilgi gören köşe yazılarıyla memleketin meselelerini her zaman dile getirmişlerdir. Ancak 2013’te İkinisan gazetesi kapanarak yayın hayatına son verdi. Bu benim içinde çok üzücü oldu. Gazetecilik yaptığım süre boyunca vatanın, memleketin, insanlarımızın yararını öncelikle gözettim.  Fitne fesada, çıkar ilişkilerine asla alet olmadım.

Gazetelerin kapanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gazetelerin kapanması üzücüdür. Van’ın ilk gazetesi Vansesi okul, İkinisan ekoldür. Allah rahmet etsin ben Nail ağabeye dedim ki beni ortak et gazeteye, biz bu gazeteyi ofsete geçirelim. Yok dedi ben ortaklıktan bıktım. Ondan sonra satış meselesi gündeme geldi. Dedim eğer ağabey gazeteyi satacaksan bana sat. Benim sana defaten verecek param yoktur. Ama ben namuslu, şerefli bikrimi olan insanım, senin borcunu öderim dedim. Bu gazeteye yazık olur başka ellere geçmesin dedim. Tamam dedi. Üzülerek ifadede edeyim o zaman 10 bin liraya gazeteyi Vezir Baş’a sattı. Bugün ne gazete kaldı ne esamisi. Ama o gazete bende olsaydı halen yaşıyor olacaktı.  Van Postası’da memleketimizin köklü gazetelerinden biriydi onun da kapanmasına üzüldüm. Yerel gazeteler kentimizin hafızlarıdır.

Öğretmenliğinizin yanı sıra siyasi geçmişiniz de olduğunu biliyoruz. Siyasi hayatınızız anlatır mısınız?

Siyasetin 10’da 9’u menfaat ve yalandır. 10’da 1’i davadır. Biz işin davasındaydık. Rahmetli Alparslan Türkeş Beyi Van’a ilk getiren benim. Türkeş Bey 1969 yılında Van’a geldi. Van’da öyle bir miting yaptı ki yer yerinden oynadı. Değerli Vanlı büyüğümüz Cemil Yörük’ü bağımsız aday gösterdik. Cemil Bey siyasete önem verseydi ve gayret etseydi rahatlıkla milletvekili seçilebilirdi. Ama seçilmedi.

İhtilal döneminde aktif siyaset yaptınız mı?

1980 yılında Milliyetçi Hareket Partisi’ni kapattılar. 1983 yılında Milliyetçi Çalışma Partisi kuruldu. Bu partinin Van’da kuruluşunu ben yaptım. MÇP Genel Başkanı Ali Koç’tu. O dönemler Van’da kimse cesaret edip yönetici olmuyordu. Eski partili arkadaşlarımız dahi gelmekten çekindiler. Yabancılar, aşiret mensupları yanıma gelerek senin emrindeyiz dediler. MÇP’den 1989 yılında Van Milletvekili adayı oldum ancak kazanamadım. O yıllar Van’da siyaset yapmak çok zordu. Fedakârlık, kararlılık, cesaret istiyordu. Halkın çekincesinin yanı sıra diğer partilerin baskısı da vardı. Daha sonraki süreçte aşiret gençleri, ileri gelen aileler yanımda yer aldılar. Çünkü Anavatan partisi hükümeti kadro kuramadığı için bürokratların hepsini bizim arkadaşlarımızdan tayin etmişti. Hangi kurum müdürüne baksan eski MHP kökenliydi o zaman.  

 Alparslan Türkeş’in geldiği Van’a 2011 depreminde Devlet Bahçeli’nin acıları paylaşmak düşüncesiyle  gelmemesini  nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Benim MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile yıldızım hiç barışmadı. İlk genel sekreterliğe geldiği günden bu yana kendisiyle uyum sağlayamadım. Ondan sonra genel başkanımız oldu. Van depremde zor günler geçirdi.  Bütün siyasi liderler Van’a geldi. Deprem gibi acılı, zor günde siyaset düşünülmez. Bahçeli’nin seçmenlerinin de olduğu Van’a gelmemesi eksikliktir. Depremde Van’da olması yetim öksüzlerin başını okşaması gönülleri kazanması gerekirdi.

Unutamadığınız siyasi anınız var mı?

Benim MÇP İl başkanlığım dönemimde Van’da patlama yaptık. Ankara bizi konuşuyordu. İlk defa teşkilat barajını aşan il biz olduk. Ama gece gündüz çalışıyorduk. Emin olun cebimdeki kuruşa kadar oraya karşılardık. Aidat durumu filan yoktu. Herşeyi kendi kesemizden harcanıyordu. Türkeş Bey hapisten yeni çıkmıştı. 1987 yılıydı. Erzurum’da Türkeş Beyinde katıldığı meşhur bölge toplantısı oldu. Bende o dönem Milliyetçi Çalışma Partisi Van İl Başkanı olarak görev yapıyordum. Erzurum’a en kalabalık konvoy ile biz gittik. Belediye sarayının altında büyük bir toplantı salonu vardı orada bölge toplantısını yapıyoruz. O dönem Türkeş Beyin yanında Mehmet Irmak, Tahsin Ünal ve Doktor Demirtola vardı. Toplantı esnasında rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun bir telgrafı geldi dakikalarca ayakta alkışlandı. Bende bütün ilçe başkanlarımı toplantıya götürmüşüm. Bu herkesin dikkatini çekmişti. Hepsi de Van’ın aşiret ve yerli ailelerinin çocuklarıydı. Benim toplantıda konuşma gibi bir niyetim yoktu. Bana konuşmam için bir emrivaki yaptılar. Bulunduğum yerden kürsüye gelinceye kadar Allah’ın yardımı ile kafamda bir konuşma hazırlığı yaptım. Değerli tarihçi  Sayın Ünal hocamdan, Başbuğumdan özür dileyerek konuya bir tarihi örnekle girmek istiyorum dedim. Bilindiği üzere Ankara savaşı ile Timur ve Yıldırım Beyazıt orduları karşı karşıya geldi. Malum olduğu üzere talih Osmanoğlu’na gülmedi. Savaşı Timurlun kazandı. Bu olaydan sonra Osmanlı döneminin fetret devri olarak bilinen bir kargaşa dönemi başladı. 1413 yılında yıldırımın çocuklarından Mehmet Çelebi Anadolu birliğini yeniden sağlayarak fetret dönemini kapatmıştı. Teşbih de bir hata olmaz düşüncesi ile demek istiyorum ki 12 eylül darbesi ile Ülkücü camia da da bir fetret dönemi başlatmış oldu dedim. Şükürler olsun ki Başbuğumuz, Genel Başkanımız Sayın Alpaslan Türkeş bugün aramızda olması hasebiyle Ülkücüler içinde fetret dönemi bitmiş sayılır. Bu toplantının hamisi de kendileridir. Artık ülkücü camianın başka yerlerde kendine yer aramasına gerek yok, yuva tekrar kendilerine açılmıştır. Gelin tekrar bu yuvada birleşelim vurgusu yaparak hepinizi saygıyla selamlıyorum dedim. Salon dakikalarca alkışladı. Daha sonra yemek faslı başladı. İki genç koşarak yanıma geldiler. Sayın Başkanım, Genel Başkanımız sizi masasına davet ediyor dediler. Gittim Türkeş Beyin yanına oturdum. Bana Ali Bey çok güzel konuştunuz dedi. Bende kendisine teşekkür ettim. Van İl Başkanı olarak Van’ımızı orada en iyi şekilde temsil etme imkânı bulduk.  Bu siyasette unutmadığın bir anı oldu. Daha sonraki yıllarda aktif siyaseti bıraktım.

Sporla ilgilendiniz mi?

Gençliğimde sporun her türlüsü ile ilgilendim. Yüzme, ata binme, futbol, basketbol, voleybol, masa tenisi oynadım.  20 yıl futbol oynadım. Siyah-beyaz renkleri olan Van Gençlikspor’da futbola başladım. Çalışıyoruz çırpınıyoruz ama Gençlikspor’un ileri gelen ağabeyleri hafta sonu antrenmansız gelir maçlara çıkar bizleri kenara iterlerdi. Tepebaşı mahallesi gençleri olarak bizde toplandık Galatasaray’dan esinlenerek sarı kırmızı renkleri taşıyan Akınspor’u kurduk. Kulüp başkanımız rahmetli Şehir Sinemasının sahibi Sinemacı ı Şefik Soydan’dı. Gayet güzel bir takımımız vardı. Meğer bir Akınspor da Bursa’da varmış. O bizden daha eski olduğu için bizim takımımızın ismi değiştirilmesi istendi. Bizde takımımıza Erek Dağı’ndan ismini alan Erekspor ismini bıraktık. Genelde sol iç mevkide oynardım. Fenada oynamıyordum. Mustafa Altay, İsmail Toker, Coşkun Haydaroğlu, Ekrem İlvan, Uygur İlvan, İrfan Kuşçu, Ruhi Kıran, Burhan Dayıoğlu, Fevzi Levendoğlu arkadaşlarımız vardı. Eski toprak sahada maçlarımızı oynuyorduk. Van’da top oynanan başka yer yoktu zaten. Ata binmeyi de çok severdim. At koşuları Akköprü Deresinin yanındaki tarlada ve Hacıbekir’de Mısırlı Mehmet Efendinin tarlasında yapılıyordu. Sultani Felek’in,  Yakup’un, bir de Köprü Köylü Abdurrahman efendinin atı vardı. At koşuları çok güzel olurdu. Mustafa Solmaz en iyi binicilerden biriydi. Fakat Yakup’un atı çok zor bir attı. Onun önünden hiçbir at geçemezdi. İlkbahar ve sonbahar mevsimlerinde her hafta sonu at koşuları vardı Van’da. Köylerden yüzlerce insan at koşularını izlemeye gelirdi.

Zeve Şehitliği sizin için ne ifade ediyor?

Anne tarafından büyük anneannemin 3 kardeşi Zeve de şehit edilmiştir. Savunmasız 7 köy ahalisinin canlarını kurtarmak üzere toplandığı Zeve’ye Ermeni çetelerinin yaptığı baskınında 2 bin 500 şehit Vanlılar arasında bizim ailemizde var.  Baba tarafından ise; büyük babamı, büyük annemi, iki amcamı ve babamı (Babam 5-6 yaşlarında iken) 1915’te Van’ın Ruslar tarafından işgali ve Ermeni isyanı sırasında Ruslar giderken yanlarında esir alarak götürmüşler. Bir tek babam Rusya’dan geri dönmüş. O dönem çok sayıda Vanlı Rusya’ya götürülmüştü. O nedenle bütün Vanlılar gibi bizim ailemiz içinde Zeve’nin büyük önemi var.  Zeve Şehtliği Ermeni meselesinde bizim haklılığımızı tescilleyen canlı vesikadır bence. O bölgedeki köylerden 1915’i yaşamış kişilerin konuşmalarını dinleyen Rahmetli Üzeyir Davutoğlu Zeve kitabında bir araya getirdi.  Zeve bugün maalesef biraz sahipsizdir. Allah rahmet etsin Tayyar Dabbağoğlu ile beraber Van’ı Tanıtma ve Tanıtma Cemiyeti olarak Zeve’ye ilk el atanlardanız. Düşünün abideyi hazırlayan bizim ekipti. Tayyar Bey bu konuda hizmeti geçmiş çok değerli arkadaşımızdır. Tayyar Bey anıt projesini DSİ 17. Van Bölge Müdürü hemşehrimiz Turgut Güzeloğlu’na çizdirmişti. Göğe yükselen Zeve Anıtı; 2 Nisan 1918’i, alttaki 7 paket taş 7 köyü temsil ediyor.  Abide dikildikten 20-25 yıl sonra tabelası yazılabildi! Onu da Vali Durmuş Koç yaptırdı. Abidenin yapılmasında  Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar,  rahmetli  Ferit Melen’in de çok önemli katkıları oldu. O zaman Fransa’nın Marsilya şehrinde Ermeniler Türklük aleyhine bir abide diktiler. Rahmetli Ferit Melen Milli Savunma Bakanıydı. Semih Sancar’ın da şehitliklere hassasiyet göstererek Türkiye genelinde şehitliklerin sahiplenilmesini, nesillere intikali konusunda koruma altına alınmasını içeren bir genelge gönderdi. Zeve anıtı böylece dikildi. Zeve, hakikatten sıradan bir yer değil. Hatta Zeve’yi bir köşe yazımda küçük bir Çanakkale olarak tanımlamıştım  Zeve Şehitliği’ne Valiliğin, belediyelerin özellikle de Tuşba Belediyesi ile  YYÜ’nün sahip çıkması gerekir. Orası yaşayan tarihtir, kentin manevi tapusudur.  Birçok konuyu kulaktan dolma eksik yanlış biliyoruz.  Vanlıların daha şuurlu olması gerekir bu meselelerde.

Çocukluğunuzun, gençliğinizin Van’ını özlüyormusunuz?

Van bizim memleketimizdir. Çocukluk ve gençlik dönemimizin Van’ı yeşili bol, evleri bahçeli şirindi.  Van 1915’te yakılıp yıkıldı. Van kadar çile görmüş başka şehir, Vanlı kadar çile çekmiş ahali yoktur. Van 1930’dan sonra yeniden yeni yerinde kurulmaya başlandı. 1944’de Van’ın nüfusu 14 bindi. 1950’den sonra Van ve çevresinde yeni yollar açıldı. Çocukluğumuzda iki tarafı kavak ağacı olan İskele Caddesi yeni açılmıştı, yolda araç trafiği yoktu. Tepebaşı Mahallesi’nin çocukları olan bizler toprak İskele Caddesinde çember çevirir, top oynardık. İskele’de yüzmeye giderdik. Çocuk oyunlarının hepsini o dönemin çocukları bilir ve oynardı.  Evlerde elektrik yoktu. Aydınlatmada  gaz lambası kullanılırdı. Lambalar 5.7.14 numara olurdu.  Ekonomik durumu iyi olmayan aileler 5 numara lamba camı kullanırdı. Gaz yağı belediyenin Gazhane denilen deposundan makbuzla tenekelerle alınırdı. Çoğu zaman da bulunmazdı.  Petrol istasyonlarından önce katır, deve sırtında Van’a gazyağı gelirdi.  Daha sonra belediye tarafından Santral Sokak’ta mazotla çalıştırılan, akşam saat 19.00’dan gece 23.00’e kadar belli mahallelere elektrik veren elektrik santralı kuruldu.  1960’lı yıllarında Edremit Engil’e Şamran suyu üzerinde Hidro Elektrik Santralı faaliyete geçti. Gazyağı o dönemin en önemli ihtiyaç maddesiydi. Evde gazocağı, soba, gaz lambası gazyağı ile iş görüyor, sobalar onunla yakılıyordu. Van 1970’lerde ulusal elektrik sistemine kavuşarak aydınlandı.

 O dönem içme suyu şebekesi var mıydı?

Van su kentidir. Memleketimiz özellikle billur gibi suyun aktığı kehrizleriyle ünlüydü. 33 kehriz şehirden akar ahali içme ve sulama suyunu buradan temin ederdi. Kehriz Erek Dağı’nın kar sularından oluşan yer altı suyudur. Kehriz suyu evlere kovalarla taşınırdı. 33 kehriz bakımsızlık ve ilgisizlikten köreltildi ve kurudu.  Şebeke suyu yoktu. 1944’de şehir merkezine Erek Dağı eteklerinden zernabat (Altınsu) içme suyu getirildi.  Şehrimizin merkezi yerlerine bu çeşmelerden kurularak halkın hizmetine sunuldu. Biz 1967’de Belediye Başkanı rahmetli Mustafa Altaylı döneminde evimize şebekeli su çekebildik.

Toplum ve memleket yararına kurulan derneklerde görev aldınız mı?

Kızılay, Vanspor, Van’ı Tanıma ve Tanıtma Cemiyeti, Van’a Üniversite Kurma ve Yaşatama Derneği gibi birçok dernekte görev aldım. Hiç unutmam. Van YYÜ  Tıp Fakültesi açılması için Anavatan Partisi İl Başkanı Fetullah Gültepe, Kazım Ezberci, Dr. Mevlüt Güzeloğlu, Cafer Akköprülü, Halil Arpalı, Mustafa Solmaz, Fevzi Levendoğlu ile birlikte randevu alarak Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a gittik.  Bizi kabul etti. Ne istiyorsunuz diye sordu. Bizde Van’a Tıp Fakültesi istediğimizi söyledik. Bize “Unutmayınız ki Van’ın kaderi turizme nikâhlıdır. Sizler turizmle uğraşın, turizme yatırım yapın başka işlerle uğraşmanız boşunadır” dedi.  Ben de heyetin için de ön sırada oturduğum için söz alarak, Sayın Cumhurbaşkanım; Van’ımızın hakkı müktesebidir. Devletimiz her halükarda turizmi geliştirmek için gerekli yatırımı yapacaktır.  Ancak, takdir edersiniz ki bir üniversitenin lokomotifi Tıp Fakültesidir. Bu itibarla biz Tıp Fakültesinin açılmasını zat-ı devletlerinden ısrarla arzu ve talep ediyoruz dedim. Bu arada illa da Tıp Fakültesi mi istiyorsunuz dedi. Bizde evet dedik. Zatıalileri de “tamam verdim gitti” diyerek bizleri sevindirdi ve tıp fakültesi kuruldu.

Vanlı olmak sizin için ne ifade ediyor?

Vatan iki şekilde ayırt edilir. Bir doğup büyüdüğümüz çevre, şehir, belde, ilçe her neyse buraya anavatan denilir. Birde milli sınırların yani yurdun tamamı vardır ki bu da vatandır. Yani Denizli’nin, Edirne’nin Hakkâri’nin yerleşimi hepimiz için vatandır. Eğer milli bir koruma söz konusu olursa hepimiz bu vatanı korumakla sorumluyuz. Bunun için herkes anavatanını sever. Van tarihi geçmişi enginlere dayanan, her dönem varlığını hissettiren asil bir şehirdir. Bu saydıklarıma sahip olan vatan parçasında yaşamak ayrıcalık, güzellik değil midir? Bütün güzellikleri, insanlığı bünyesinde barındıran ilin adı Van’dır. Biz hep böyle bildik, böyle tanıdık, böylede yaşıyoruz.  Ben bir Vanlı olarak memleketimle anavatanımla hem gurur duyarım hem de çok severim. Vanlı deyince mertlik,  dürüstlük, garibana sahip çıkan kimsesize ve mazluma kol kanat geren şehir insanı akla gelir. Vanlılar vefalıdır. Misafirperverliklerini, mertliklerini yaşayarak öğrendik. Belki hissettiğimiz gibi anlatmaya gücümüz yetmez ama Vanlı olmak ayrıcalıktır. Bu saydıklarımız Vanlıda bugün var mı yok mu onu da tarihe bırakıyoruz.

 Bölgemizde yaşanan sorun sizce nasıl çözülür?

Milletin eğitim konusunda milli meselelerdeki hassasiyeti Türkiye’nin her tarafında aynen koruma söz konusu olursa bu sorunlar zaten bugün olmayacaktı. Ben zannediyorum, ya demokrasiyi yanlış anlamışız, ya hürriyeti yanlış anlamışız. Bu tefrikalarla bu sancılar dünyanın her tarafında vardır. Türkiye’deki bu sancı Amerika’da da var. Yarın diğer Avrupa ülkelerinde de olacak. Bu toplumun yaşantısında beklenen şeylerdir. Sanki dıştan kumandalı, iç ve dışta belli mihrakların veya üst akılların istekleri şeklinde hareket ediliyor. Bu ne kendilerine nede memleketlerine fayda getirmeyecektir. Bunu yıllar öncesinde yazdık. Yinede söylüyorum: Şu malum bölücü düşünce sadece memlekete ve memlekette yaşayanlara zarar verir. Ama ben ümit varım. İnşallah bu ateş sönecek. Kardeşlik, huzur, birlik beraberliğimiz ilelebet devam edecek.

Hocam teşekkür eder, sağlıklı ömürler dilerim.  

Bana zaman ayırdığınız için ben size ve Vansesi ailesine teşekkür ederim.

Kaynak: Editör:
Haber Videosu
Yorumlar
Haber Yazılımı