Haber Detayı
06 Haziran 2018 - Çarşamba 12:58
 
MAVİ ŞEHRİN KALEMLERİ
Şairler yazarlar Vansesi'nin Mavi Şehrin Kalemleri sayfasında buluşuyor.
Köşe Yazıları Haberi
MAVİ ŞEHRİN KALEMLERİ

Bursa'da Bir Vanî Mehmet Efendi

Erdal Şahin

Bursa'nın şirin ilçesi Keste' e ilk gittiğimde bir akşamüstü vaktiydi. Metrodan inip bu ilçede ikamet eden amcamların evine gitmeye bilmediğim, yabancısı olduğum sokaklardan geçiyorduk. Fazla da uzun sürmeyen bir yürüyüşün ardından ilçenin tam ortasında bulunan büyükçe bir meydana çıkmıştı yolumuz. Kardeşim buranın Kestel Meydanı olduğunu söylemişti. Meydanın etrafında kamu kurum, kuruluşları, dükkânlar, mağazalar ve asırlık çınar ağaçlarının içerisinde bulunduğu şirin çay bahçeleri vardı.

Bu konumuyla meydan, ilçenin adeta kalbinin attığı yerdi. Bütün bu özelliklerinden ziyade bu meydanın tam ortasında bulunan ve tarihi bir yapı olduğu anlaşılan küçük şirin bir cami dikkatimi çekmişti. Zira etrafı çevrili caminin bahçesinde birkaç kabir vardı bu kabirlerden buranın tarihi bir cami olduğunu çıkarmıştım. Ve burayı sorduğumda burayla ilgili bana anlatılanlar dikkat çekiciydi. Özellikle caminin ismini duyduğumda buraya dair merakım daha çok artmıştı. Bu caminin isminin Vanî Mehmet Camii olduğu ve bu ilçedeki büyük bir mahallenin isminin de Vanî Mehmet ismiyle isimlendirildiği bana söylendiğinde bu isme karşı merakım biraz daha artmıştı.

Sonradan araştırdığımda İstanbul boğaz içinde bir semtin isminin de Vanî Köy olarak ismini bu zattan aldığını öğrendim. Bu zatın türbesi kabri bu küçük caminin içinde olduğunu öğrendiğimde özellikle ziyaret etmek istedim ancak gece olduğundan burası kapalıydı. Sabah mutlaka gelip araştırmalı ziyaret etmeliyim deyip buradan ayrıldım. Bir sonraki gün doğrudan bu meydana gelip bu küçük cami ve içindeki türbe ve ismini bu camiye veren şahsı araştırmaya başladım.

İlmin insanı nasılda yüceltildiğinin, ölümsüzleştirdiğinin somut bir örneğidir Vanî Mehmet Efendi'nin hayatı. Van'ın ücra bir köşesinde doğmuş büyümüş biri. Belki o durumda onunla birlikte yaşayan insanların hiçbirini şimdi kimse bilmez, tanımaz, adlarını bile anmazken Vanî Mehmet Efendiilim yoluna girmiş bir insan olduğu için, ona sarıldığı için ilim onu yüceltmiş ve hâlâ insanlar onu bilmeye tanımaya devam ediyor. O sahip olduğu bilgi ve birikim sayesinde Osmanlı sarayına girmiş, padişaha yakın olmuş hatta hünkâr şeyhi olarak nam salmış ve İstanbul'un önemli camilerinden Yeni Cami'de ilk kürsü vaizi olarak da görev yapmıştır. Sefere çıkan orduyla birlikte seferlere yollara revan olmuş ve pek çok önemli görevler icra etmiş bir kişidir.

Şimdi kaynaklarda geçtiği kadarıyla Vanî Mehmet Efendi'nin kısa bir biyografisine bakalım. Vanî Mehmet Efendi 4. Mehmet zamanında hünkâr şeyhi sanıyla sarayda büyük nüfuz kazanan bir din ve devlet adamıdır. Peygamber efendimiz soyundan geldiği ve seyyid olduğu söylenir. Aslen Van'ın Hoşap Güzelsu kasabasındandır. Vanî denmesinin sebebi Vanlı olmasından ileri gelir. Boğaz içindeki Vani köy semti de adını Vanî Mehmet Efendi'den almıştır.

Van-i Mehmet Efendi ilk eğitimini Van'da gördü, doğunun belli başlı ilim merkezlerini dolaştı ilim tahsil etti. Gence, Karabağ ve Tebriz gibi bazı beldelerde ilim tahsil etti, daha çok tefsir hadis ve tarih dalları üzerine çalışan edebiyat ve belagatte yükselen Mehmet Efendi daha sonra Erzurum'a yerleşti. Bilgisi ve hitabetiyle herkesi ve bilhassa o dönemin Erzurum beylerbeyi Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa'nın hayranlığını kazandı. Fazıl Ahmet Paşa İstanbul'a çağırılıp sadrazam tayin edildikten sonra Van-i Mehmet Efendi'yi İstanbul'a davet etti ve padişah sultan dördüncü Mehmet'e tanıttı.

Saraya giren Vanî Mehmet Efendi padişah tarafından çok sevildi. Ve Vanî Mehmet Efendi namı İstanbul'da da duyulmaya başladı. Padişah tarafından çok sevilen Vanî Mehmet Efendi sarayda padişaha vaaz ederdi. Daha sonra İkinci Mustafa hanında hocası oldu. Padişah hocası yani hünkâr şeyhi olan Vanî Mehmet Efendi, İstanbul Yeni Camii'de ilk kürsü vaizi oldu, kürsü vaizi olarak büyük şöhret kazandı. Ve bu sebeple şeyh diye anıldı. Burada şeyh unvanı tarikat büyüğü anlamında değil âlimüstat anlamındadır. Yüksek ikbalinin sağladığı imkânlarla hayır ve bayındırlık eserleri yaptırmaktan geri kalmamıştır.

İstanbul da Vani Köy 'deve Bursa'da Kestel'de birer cami yaptırmıştır. Pek çok talebe yetiştiren Van-i Mehmet Efendi birçok eser de kaleme almıştır. Vanî Mehmet Efendi, Medine kadılığı görevinde iken Sıhhai cevheri adlı lügati Türkçeye çevirmiştir. İmkân ve gayretiyle Kestel'de adına izafeten Vanî Mehmet Efendi Cami Şerifi bir hamam, bir büyük han, altı dükkân ve bahçeli olarak büyük aş evi yedi hücreli ilim zaviyesi meydana getirmiştir. Padişah Sultan İbrahim tarafından Kestel, Susığırlık, Adaköy, Kazıklı ve Beş Köy ile Yenişehir, Koyunhisar, İnegöl ve Bengi köylerini dağları tepeleri meraları ormanları ve suları ile hicri 1081 senesinde temlik etmiştir, yani kendisine hibe edilmiştir.

1682 yılında sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Viyana'daki haçlı orduları karşısında yenildiğinde Vanî Mehmet Efendi ordu şeyhi idi, ordu viyana seferinden İstanbul'a döndüğünde Mehmet Efendi padişahın kendisine verdiği Bursa yakınlarındaki Kestel köyündeki çiftliğine çekildi ve vefatına kadar burada yaşadı. Osmanlı devlet kademelerinde önemli görevler icra eden ve meşhur olan Mehmet Efendi 10 Ekim 1685 (h.1096) tarihinde Bursa'da Kestel köyünde vefat etti ve burada yaptırdığı caminin girişine defnedildi.

Halen türbesinin de içerisinde bulunduğu cami dimdik ayakta ve Kestel ilçesinin en merkezi yeri olan Kestel meydanında bulunmakta, her gün yüzlerce insanın ziyaretine uğranılmakta.

 

 

Eski Van’da Ramazanlar

Ümit Kayaçelebi

 ‘Ramazan geldi dayandı
Camiler nura boyandı
Top atıldı, kandil yandı
Kalbimiz ona inandı.’

Bilindiği üzere ramazan ayı, Müslümanlar için kutsal bir aydır, bu aydınlık, huzur dolu günlere On Bir Ayın Sultanı diyenler vardır. Bu mübarek ayda oruç tutmak, ibadet etmek, özellikle bu günlerde fakirlere, düşkünlere yardım etmek halkımızın arasında maddi ve manevi açıdan her zaman çok büyük önem arz etmiştir.  Ramazan günlerinde Van’da camiler dolup, taşar. Teravih namazlarıyla okunan ilâhiler, söylenen maniler, namazdan sonra evlerde geç vakitlere kadar yapılan eğlenceler, yapılan sohbetler birlik ve beraberliğimizin oluşmasında bir başka güzellik taşırdı.

Ramazan ayı için her zaman bolluk ve bereket adı denilmiş ve halk arasında ‘Ramazan bereketiyle gelir’ denilmiştir. Ramazanın gelişi insanlara ayrı bir heyecan getirir ve insanlar izzet-i ikramdan asla korkmazlar yerler, yedirirler, fakirleri, muhtaçları, yetimleri, öksüzleri de unutmazlardı. Bunu düşünerek şöyle derlerdi:

‘Hamd eyle daim Yezdan’a 
Gark etti bizi ihsana
On bir aydır hasret idik
Şükür erdik ramazana.’

Yaşlılarımız ramazan ayı gelende: Ramazan fikir, zikir şükür ayıdır’ derlerdi. O eski 11 mahalleli tertemiz pırıl pırıl sokakların, toprak evlerin yer aldığı Van’da herkes ramazanı karşılamanın heyecanı taşırdı. Özellikle kadınlar Ramazan girmeden evdeki gerekli temizlikleri yapar ve tertemiz bir şekilde ramazanı karşılamak isterlerdi.

Bu nedenle halılar silkelenerek şiritlere (iplere) asılır ve iyicene tozu alınırdı. Tek katlı veya iki katlı evler kireç alınarak bir güzelce badana yapılır ve evler mis gibi kokardı. Evlerin içi tabanı tahta olduğu için tahta fırçası ile silinir, tavanların örümcekleri alınır, camlar silinir ve ev dört dörtlük bir temizlikle ramazana hazır olurdu. Van’da yokluk ve sıkıntının had safhada olduğu o yıllarda şimdiki gibi her şey bulunmaz ve bulunsa bile alınamazdı.

Onun için herkes imkânı nispetinde ramazanı idrak ederdi. Ramazanda sahurlar ayrı bir heyecandı biz çocuklar için. Ramazanın dini manada önemini bilemediğimizden bizde o manevi rüzgâra kapılıp giderdik. Yatağa girmeden anane, babamıza yalvarırdık ne olur beni de sahura kaldır diye. Kaldırmadıkları zaman kızar küserdik niye sahura kaldırmadın diye.

Sahura nasıl kalkardınız diyeceksiniz değil mi? Sahura bizi ilk çocukluk yıllarımızda Defçi Fethi kaldırırdı. Elinde defi ile sokak sokak gezer herkesi sahura kaldırırdı.  Burada şunu söyleyeyim. Defçi Fethi gezdiği zaman evdekilerin uyanıp uyanmadığına bakar eğer lambalar yanmamış ise cama yaklaşır ve ev sahibinin ismini söyleyerek onun kalktığından emin olamadan o evin önünden geçip gitmezdi.

Mesele laf olsun diye şimdikiler gibi bahşiş toplamak değildi. Bahşiş işin önemsiz bir tarafıydı çünkü dese demese bayram günü herkes kendine yakışır şekilde onunda hakkını öderdi. Ramazan davulcusu 80’li yıllardan sonra Van’da tebelleş oldu. O yıllara kadar hep def veya darbuka ile sahura kalktık. Defçilerde mani falan bilmezlerdi öbür taraflarda olduğu gibi. Yalnız kalkın sahura derlerdi hepsi o kadar.

Sahura kalkmanın bir diğer yolu da saati kurup o saatte kalkmaktı. O yıllarda Serkisof, Zenit, Nacar gibi zemberekli saatler vardı. Saat kurularak o saatte kalkılırdı. Sahura kalkıldığı zaman uykulu mahmur gözlerle herkes bakır sininin etrafına kümelenir ancak nedense hep kaşıklar üzüm hoşafına dalardı. Biz çocuklar için en önemlisi sahurda hoşaftı. Ama büyükler oruç tutacakları için yapılan, gavut, murtuğa iyi tutar diye bunlar genelde en çok yenilenlerdi. O yıllarda şimdiki gibi tahin pekmez pek sahur sofrasında bulunmazdı.

Sahurda bir yandan yemek yenirken beri tarafta çay hazırlanır ve çaylarda içildikten sonra biz çocuklar yatağa atlarken büyükler abdest alır ve sabah ezanını bekler ve sabah namazını eda ettikten sonra da onlarda yatarlardı. Van’da o yıllarda hemen hemen herkesin tandır evi olduğu için herkes kendi ekmeğini kendisi yapar taze taze mis gibi lavaş, taptapa, çörek ramazanda iftar sofrasına ayrı bir güzellik katardı. O zamanlar biz somun ekmeğe her tarafta olduğu gibi ‘Francola’ derdik ve ekmek bin gramdı. Fırından ekmek almağa gidenlerin büyükçe mendiller vardı ve o mendilin içine aldıkları ekmekleri alıp bastonun ucuna takar eve gelirlerdi O da ayrı bir güzel ve ilginç görüntüydü.

Zaten o yıllarda bir şey alınırken ya sepete bırakılır veya daha sonraları fileye bırakılırdı. Fırınlarımız sayılıydı ve bu fırınların çoğu da Karadenizli hemşerilerimiz e aitti. Bu fırınların çoğu tarihe karıştı Tek kalan Numune Fırını. Diğer Fırınlar Erzurum Fırını, Cumhuriyet Fırını, Halk Fırını, Şişkonun fırınıydı. Vanlı hemşerimiz İbrahim Talay ise pide ekmek ve çörek çıkarıyordu. Ramazanda iftarda sıcak pide de çok güzel oluyordu. Gündüz evdeki hanımlar durumlarına göre akşam iftar için kurdukları ocak ve gaz ocağında iftar yemeklerini hazırlarlardı. Mesela bir iftar yemeğinde en başta şehriye çorbası an başta gelirdi. Bunun yanı sıra yanında kuru fasulye, sedri pirinciyle yapılan bir pirinç pilavı da iyi giderdi. Kaşık tatlısı da yemeğin sonunda makbule geçerdi.

İftar sofrası hazırlanırken gözler caminin şerefesinde yanacak ışıklarda, kulaklar ilk önce okunacak ezanda veya ramazan topunda olurdu. Artık hangisi önce duyulsa hemen oruç açılırdı. Bizim evimiz Küçük Camiye çok yakın olduğu için hep gözümüz ve kulağımız orada olurdu. Van’da Ramazan topu her yıl atılırdı. Daha sonraları bu güzel gelenekte ortadan kalktı. Ezen okunur okunmaz oruç tutanlar ya su ile veya zeytin tanesi ile oruçlarını açarlardı. Zaten biz Vanlılar zeytini sadece ramazan aylarında soframız getirirdik. O yıllarda hem yokluktan hem de otlu peynir alışkanlıktan zeytini fazla önemsemezdik. Van cacığı, otlu peynir bu günkü gibi bizim vazgeçilmezlerdendi.

İftarı besmeleyle açıp Elhamdülillah la kapattıktan sonra Büyükler kalkar akşam namazını kılarlardı. Ondan sonra dedemiz, babamız 8’lik tütünlerden bir sigara sarıp keyifle tüttürürlerdi. Onun arsı sırada semaverden demli çaylar yudumlandıktan sonra yavaş yavaş küçük cami veya büyük camiye doğru yol alınırdı. Biz teravih namazlarını genelde küçük camide kılardık. Hafız Hamdi Atak’ta zaten bizim mahallede otururdu.

 Teravih namazını kılarken ha bire yer değiştirir, bazen kıkır kıkır gülerken büyükler uyarır ama yinede büyükler bizi kırmazlardı. Maksat çocukların ayağı camiye alışsın. Böylece teravih namazı bittikten sonra büyükler kahvelere veya tanıdıklarına gider çay faslı, sohbetten sonra evlerine dönerlerdi. Tabi bu arada esnafta işine gider gece bir vakte kadar çalışırdı. Özellikle eskiden takım elbise diktirmek bir moda olduğu için terzilerin işi bayram sabahına kadar sürerdi. Konfeksiyonun daha tam Van’a hâkim olmadığı o yıllarda büyük, küçük herkes mutlaka birkaç senede bir takım elbise kestirirdi. Bu elbiseler genelde hep bayrama hazır olurdu. Ayrıca ramazan geceleri genelde geç saatlere kadar açık olurdu.

Bu arada biz küçüklerde orucun dini manada ne olduğunu bilmezdik ama meraktan oruç tutmak isterdik. Bezende biz çocuklar oruca alışalım diye sabahları bir şey yememize müsaade etmez ha bire oyalarlardı. Nereye kadar dayanırsak ondan sonra bakarlardı ki çocukcağız artık açlığa dayanamıyor ondan sonra yemek verirlerdi. Bu arada maksat çocuğun açlığa tahammülü ölçülürdü. Bazen annemiz veya babamız sırtlarına alıp gezdirirlerdi orucu daha uzun süre sürdürebilmemiz adına. İşte bir vakte kadar niyetsiz tutulan bu çocuk orucuna da ‘Tabak Orucu’ denirdi.

Ramazanın Kur’an ayı olması itibariyle erkekler gündüz camilerde cüz dinlerlerdi Bu arada evdeki hanımlarda o zamanlar şimdiki böyle bol Kur’an bile yoktu. Kaset, CD vs. gibi şeylerde zaten yoktu. Kadınlarda hep evlerinde olmaları hasebiyle Ramazan Ayında Siirt’ten çoğu genç olmak üzere hafızlar gelirdi ve bu hafızlar bir miktar para veya hediye karşılığında istenilen evlerde her gün bir cüz okurlardı. Ve bu hatimde arife günü bağışlanırdı.  Evde hafız okutmaya herkesin gücü yetmezdi gücü yetmeyenlerinde hafız tutanlar evlerine çağırır gidenlerde o ev sahibinin hayrına 30 gün cüz dinler ve hatim bağışlarlardı. Onlarda imkânları nispetinde ufak hediyeler getirerek hafız efendiyle helalleşirlerdi. Kadın olsun erkek olsun mahallede, sokakta akrabadan öte bir dayanışma sergilenirdi.

Van’da geçmişe dönüp baktığımızda geceleri Karagöz-Hacivat, orta oyunları, meddah gibi oyunlar yoktu. Tesadüfen bir müzik veya tiyatro kumpanyası şehrinize uğramışsa imkânınızda varsa gidip seyrederdiniz. Ramazana has olmasa bile eğer mevsim yaz ise şimdiki merkez bankasının bulunduğu yerde bulunan yerde sahne kurulur ve sizde imkânınız varsa gelen sanatçıları dinlerdiniz. Veyahut ailece şehir parkına giderek orada biraz zaman geçirebilirdiniz. Ramazan eğlenceleri yönünden maalesef geçmiş yıllarda Van çok fakirdi.

Ramazan bize nur oldu
Kalbimize sürûr oldu
Aç gözün hab-ı gafletten
Begim vakit seher oldu.

Şekerim var ezilecek
Tülbentten süzülecek
Ver bahşişimi gideyim
Çok yerim var gezilecek

 

 Besmeleyle çıktık yola
Selam verdik sağa, sola
Ey benim aziz efendim
Ramazan- Şerif hayrola

Davulumun sesi kaba
Emeklerim oldu heba
Bahşişimi hazırlayın
İşte geldi bekçi baba.

Dilden keser zail ola
Zevk-ü sefa kâmil ola
Efendim de devlet ile
Maksuduna nail ola.

Küsler gelir barışır
Sevgi olur sitemler 
Mümin nura karışır
Kalkar bütün elemler.

Kalenin ardı pınar
Elimi soksam donar
Orucu tutamazsın
Yüreğim ona yanar.

Okudum yazar oldum
Avare gezer oldum
Her gün börek istiyor
Nefsime kızar oldum.

Rabbimin melekleri
Geziyor felekleri
Bu ay ikram edenin
Zay olmaz emekleri

Sofrada fakir olsun
Tabağı çukur olsun
Karnı doyduktan sonra
Duayı okur olsun

Asalet kanda olur
Her şey imanda olur
Kefenin kıymeti yok
Fazilet tende olur

Bir elma beş olsaydı
Armutla eş olsaydı
İftarda hurma yemek
Bize nasip olsaydı.

Tavşana kurdum pusu
Gelir yahni kokusu
İftarda az yemeli
Sahurda çok doğrusu

İftar vakti oldu mu?
Ayran tasa doldu mu?
Yanındaki fakire
Yemek veren oldu mu?


Melekler yere iner
Arza bir huzur siner
Kadir gecesi Allah 
Mü’mine rahmet diler

Bayram geldi neş’emize
Düğün dernek köşemize
Aman dostlar barışalım
Şeytan gitsin peşimizde.

 

 

Annem için

Nurgül Akbaş

Hani ürkektim, hani yabancıydım her şeye. Hiç dilini bilmediğim bir dünyada açmıştım gözlerimi. Ciğerlerime dolan oksijenle ağlamıştım.

İlk o zaman canım yanmıştı. İlk o zaman varlığından kısmen kopmuştum. İlk o zaman gözyaşlarını görmüştüm. İlk o zaman sesini duymuştum. İlk o gün elin elime değmişti. Yani ilk o zaman seni tanımıştım. Yine sana bağlamıştım minicik yüreğimi. Gözyaşlarım engel olmamıştı seni sevmeme. O an ne htin bilmiyorum. Bununla ilgili tonlarca kitap okusam yine eksik kalır duygularım.

Ertesi gün olmuştu ve sonraki... Hâlâ yanımdaydın, hâlâ varlığın huzur veriyordu."Hasta olmayayım" diyordun. Çünkü sen hasta olunca benimde hasta olacağımı bilip hiç olmadığı kadar benim için dikkat ediyordun. Gözlerime bakıp kokluyordun eminim. Ne yazık ki hiç birini hatırlamıyorum.

Sonrası ise hiç tanışmamışçasına devam etmiştik hayatlarımıza. Şimdilerde hala senin yarım bıraktığın yerden, yalnız devam etmeye çalışıyorum. Yanımdaymışsın gibi gözlerimi kapatıyorum. Başımı dizlerine bırakıyorum.

Seni hayal ediyorum.

Ama o kadar hayal ki parmak uçlarım değmiyor sensizliğime bile. Bazen sadece var olduğunu düşünüyorum. Bazen de yokluğunun beni ne kadar büyüttüğünü. Seni daha ne kadar sevebilirim?

Özlemiyor muydum?

Senin belki de hiç özlemeyeceğin kadar çok. Sesini duymak istiyorum. Gülüşünü izlemek istiyorum. Belki herkesin bıktığı nasihatlerden dinlemek istiyorum. Kokuna bir kez daha sarılmak istiyorum. Kokuna diyorum.

Çünkü sen ne kadar yabancıysan kokun o kadar benim ANNEM' sin…

 

Arkadaş

Figen Oral

İskele'de balık ekmek yediysen

Tekne ile Van Gölü'nü gezdiysen

Lunaparkta dönme dolap bindiysen

O zaman sen Vanlısındır arkadaş

 

Cumhuriyet Caddesi'ni her fırsatta gezdiysen

Dolayı Usta'da kaymaklı çay içtiysen

Şemsiyeli Sokak'ta fotoğraf çektiysen

O zaman sen Vanlısındır arkadaş

 

Necip Hoca ile iki kelam ettiysen

"Rahmet ola ölmüşleren" dediysen

Murtuğayı reçel ile yediysen

O zaman sen Vanlısındır arkadaş

 

Otlu peynir ekmek favori yemeğin ise

Keledoşu bol kavurmalı yedin ise

Çayın limonlu olmazsa olmaz ise

O zaman sen Vanlısındır arkadaş

 

Oldun olası göle deniz diyorsan

Baharda uşkunu hasret ile bekliyorsan

Canavarın varlığına inanıyorsan

O zaman sen Vanlısındır arkadaş

 

Süheyla...

Serhat Yıldız

Sabahları sensizliğe uyanıyorum Süheyla

Yüzüm kir pas içinde

Kahvaltılarımı eksik yapıyorum

Çayımı az ısıtıyor

Şekerini fazladan katıyorum,

Kendime bile yetmiyorum Süheyla

 

Artık aynada yüzünü bile görmüyorum

Odam kir pas içinde sen gittiğinden bu yana,

Son gecemizden hatıra

Şarkıyı çaldırdım bu sabah,

Sağ olsun kolu komşu az da olsa

Yüreğimi avutuyor

Adını mıhladığın dudaklarım a

Artık adını haykırmıyor Süheyla

 

Son şiirimi son türkümü yazdım

Kırık masamda

Kalemin ıstırabıyla dem vurdum kâğıda,

Anlayacağın yürekten yedim son sözlerini

Hani ilk dokunuşun vardı ya yüreğime

Yüreğimi sensiz kaldığım bu kentin

En sessiz yerine hapsettim

Kendime bile yetmiyorum Süheyla

 

Seni severken bile onur duyardım kendimle

Gidişinle kendimi sevecek kadar

Ağır kaldım Süheyla

 

Şimşek gibi gelip gittin dünyamdan

Sen kurtulursun oysa aşk ateşinden

Cehennemi sahiplenmiş şeytan gibiyim

Sevdanın ateşine düşmüş yanıyorum Süheyla

 

Bakma öyle gidişine sessiz kaldığıma

Cehenneme dönmüş içimin

Yanışıyla kıvranıyorum Süheyla

 

Şimdi hangi sözcükler

Seni bana geri getirir bilemem

Kim bilir şimdi neylersin

 

Hangi masanın özel konuğu

Hangi votkanın tadısın

Belki de yeni hayatındaki

Kahramanın kollarında.

Kaynak: Editör:
Haber Videosu
Yorumlar
Haber Yazılımı