Error

An Error Was Encountered

The action you have requested is not allowed.

Haber Detayı
15 Ocak 2020 - Çarşamba 14:42
 
MAVİ ŞEHRİN KALEMLERİ
Vansesi Gazetesi ile Van Yazarlar ve Şairler Derneği işbirliğiyle mavi şehrin kalemleri yazıyor.
Kültür Haberi
MAVİ ŞEHRİN KALEMLERİ

Çocukluk Ülkemdeki Kış

Erdal Şahin

İnsanın çocukluğu, insanın sürekli oraya seyahat etmek istediği ülkesidir, en güzel yurdudur. Çünkü insan için o ülkede en güzel duygular hatıralar ve yaşanmışlıklar var. İnsan bu ülkeden uzaklaştıkça, yani yaşı ilerleyip ihtiyarlığa doğru adım attıkça buraya olan hasreti özlemi daha da artıyor.

Nerede geçirirse geçirsin, insan çocukluğunu ve gençliğini geçirdiği yeri unutması mümkün değildir. Zira orası hayatının yaşamının en güzel anılarının geçtiği ve adeta silinmez bir şekilde yüreğine işlendiği yerdir, zamandır. Çocukluk ülkemizde yaşadığımız karşılaştığımız ve şahit olduğumuz birçok şeye ömrümüzün diğer safhalarında da karşılaşıyor görüyor yaşıyoruz. Ancak çocukluktaki gibi bizde oluşturduğu etki ve intiba, duygu tat güzellik adına ne derseniz deyin, onun gibi bir etki bırakmıyor, onun gibi güzel gelmiyor bize.

Evet, kimi zaman gerek yalnız başımıza kaldığımızda yâda dostlarımızla arkadaşlarımızla muhabbet ettiğimizde, söz dolanır çocukluğumuzun yaşanmışlıklarına anılarına gelir. İşte o zaman bizde bir hayıflanma bir özlem bir hasret duygusu baş gösterir."bizim çocukluğumuzda, bizim zamanımızda" yollu cümleler sık kurmaya başlanılır. Belki de o günleri hatırladığımızda gözlerimiz nemlenir, yüreğimiz heyecanlanır, zira en güzel yaşanmışlıklarımızı orda bırakıp gelmişiz. Artık çocukluğumuzdaki masal diyarı ülkeye fiziki gidiş geliş bir daha mümkün olmadığından, bizler zihnen hayalen her zaman oraya bir yolculuğa çıkmayı ihmal etmeyiz.

Evet, herkes gibi bende zaman zaman çocukluk ülkemin farklı şehirlerine zihni yolculuklar yapmayı ihmal etmiyorum. Çünkü bu bana büyük bir mutluluk ve yaşama sevinci veriyor. Bizler sık sık içimizdeki hiç ölmeyen çocukluk yanımıza, çocukluk ruhumuza kulak vermeliyiz diyorum. Her şeyiyle bir başka güzeldi, her mevsimi ayrı bir cennet kokuyordu çocukluğumuzun ülkesi. Şimdi yüreğim çocukluk ülkemin bir kış mevsimine bir yolculuğa çıkmak istiyor. İmkânsızlıkların zorlukların hâkim olduğu, buna rağmen her şeyin çok güzel olduğu, doğup büyüdüğüm çocukluğumun köyüne. Bakalım orada nelerle karşılaşacak, kimlerle tanış olacağız. Gitmişken diyorum bu satırları okuyan siz güzel insanları da yanımda götürmek istiyorum. Tabi gelmek ve bana eşlik etmek isterseniz. Siz çocukluk ülkenize gitmek isteseydiniz ve beni davet etseydiniz tereddüt etmeden koşa koşa gelirdim sizinle. Kim bilir belki orda dağlarda bayırlarda birlikte gezinir, saatlerce muziplikler peşinde koşar, belki sokaklarda parklarda beraber güzel oyunlar oynardık.

Çocukluğumda kışın gelişini evvela kışa yoğun bir şekilde yapılan hazırlıklardan anlardık. Köylüler kendi hazırlıklarından önce yetiştirdikleri hayvanları için hazırlık yapıyorlardı. Artık yavaş yavaş sıcak havalar yerini sonbaharın serin meltemlerine bırakınca köylüler besledikleri hayvanları için uzun bir kış boyu hayvanlarına yetecek kadar biçtikleri otları toplayıp depoluyorlardı. İlkbahardan başlayarak sonbaharın sonuna kadar çok yoğun bir çalışma içerisine girilirdi. Kışın kar yağmaya başlayınca, ilkbahara kadar adeta hayat durduğu için tıpkı karıncalar misali yaz boyu çalışıp biriktirdiklerini kışın tüketiyorlardı. Ağaçlar sararan yapraklarını dökmeye başlayınca, ormandan kestikleri yakacak odunları ya sırtlarında yâda atlarla köye taşımak için herkes hummalı bir çalışma içine girerdi. Yaz boyu toplanan ve toprak damlı evlerin damlarında kurutmaya bırakılan sebzeler meyveler artık toplanır kilerlere bırakılırdı. Karlar düştüğünde dört beş ay köyün kasaba ve şehir ile irtibatı kesildiği için bu süre zarfında kendilerine yetecek temel gıda maddelerini unu, şekeri, yağı, bakliyatını, gaz yağını yani bir kış boyunca ihtiyaç olacak olan her şeyi. Yazınki bütün kazançlarıyla birlikte elde avuçta ne varsa topluyorlardı, yetmeyince bir kısım hayvanlarını da satar bu temel gıdaları toptan alır kilerlere depolarlardı. Bahar mevsimine kadar depoladıkları yaşam malzemeleri bitenlere, olanlar yardım eder, mağdur olmasına fırsat vermezlerdi. Böylece yardımlaşmanın en güzel örneğini sergilerlerdi.

Büyüklerimiz bu zorlu uğraşları verirken, bazı işlerde onlara yardımcı olmak, biz çocuklar için oyun zevkini veren bir şeydi. Bütün bu uğraşılardan anlıyorduk ki yakında kış gelecek, kış gelince köye metrelerce kar yağacak ve bütün köy bir nevi kış uykusuna yatacaktı. Ve düşen karla birlikte biz çocuklar için de en güzel oyunların oynanacağı bir zaman gelecekti. Kış mevsimi biz çocuklar için heyecan verici bir şeydi, zira kış demek uzun kış gecelerinde, isli gaz lambasının ışığı altında ve püfür püfür yanan sobanın etrafında büyüklerimizin anlattığı arkası yarın masallar demekti. Her yerin kalın bir beyaz örtüyle kapladığı köydeki bütün çocukların bahar gelene kadar kar ile olan onlarca çeşit oyunu demekti. Kartopundan karda kaymaya, damlardan atlamaktan, kardan adam yapmaya kadar birçok oyun için bir sebepti kar. Köyümüze kasabamıza kış ilk önce yüksek dağlardan girerdi. Önce köyden de görünen bu dağların beyaza büründüğüne şahit oluyorduk. Sonra bir sabah uyandığımızda bütün bir köyün kara gömüldüğüne şahit oluyorduk. Artık uzun bir kış misafir olurdu bize. O zamanlarda şimdiki gibi az kar yağmıyordu, kimi zaman metrelerce kar yağardı toprak damlı evlerin damını süpürmek için karı atacak yer bulamazdık. Kar yağınca köyde hayat adeta durma noktasına gelirdi, insanlar dört beş ay kış uykusuna yatardı. Hayvan bakımları dışında kışın köylülerin yapacağı hiçbir iş olmazdı. Sabah akşam hayvanlarının yemini suyunu verir diğer vakitlerde sobası iyi yanan birkaç evde bir araya gelinir ve akşama kadar en zevkli eğlenceleri olan satranç oyununu oynar kıyasıya bir mücadeleye girişirlerdi. Güneşli günlerde de bir evin damında bir araya gelinir tütünden sardıkları sigaralarını tüttüre tüttüre saatlerce bir muhabbete dalar giderlerdi.

Erkekler kış günlerini böyle geçirirken çocuklar köyün içinde o günkü oyunlarını oynamakla uğraşıyorlardı. Anneler de sabahtan akşama kadar hiç sönmeyen sobaların üstünde yemeklerini pişirmekle ev işlerini yapmakla meşguldüler. Haftanın birkaç günü de tandırlar yakılır burada ekmekler mis gibi çörekler pişirilirdi. Tandır dumanından sonra köyün üzerini mis gibi taze ekmek kokusu kaplardı. Büyüklerin sohbetlerine katılmayan biz çocuklar bazen köyün içinde bazen köyün dışında kaymak için çok güzel bir yer olan bir yamaçta bir araya gelir, kayaklarımızla karda kaymanın doyumsuz keyfini yaşardık. Tabi kayarken karda sırılsıklam olup eve geldiğimizde annelerimizden azar işitme de bize kar kalırdı. Kış boyu biz çocukların en zevkli vazgeçilmez oyunlardan biride evlerin damında ceviz yâda bilyelerle oynadığımız değişik oyunlardı. Bazen de bu damlarda şarkılar eşliğinde bir halaya tutunur keyifli dakikalar geçirilirdi. Bu ülkede metrelerce kar olurdu, insanlar çeşit çeşit imkânsızlıklarla boğuşurdu ama mutlu ve huzurluydular. Yani burada, bu zamanda kışlar çok soğuk olurdu ancak insanlar sımsıcaktı, hayat yaşanmaya değerdi.

Kar yağınca her yer beyaz bir kefene bürünürdü, dalları karla kaplı ağaçların başı, secdeye varır gibi neredeyse yerlere değerdi. Güne erken başlayan serçe kuşları yiyecek bir şeyler bulmak için evlerin pencerelerine, saçaklarına, eyvanlara ve karın yağmadığı her yere sürü halinde üşüşürlerdi. Dışarıda siyah bir nokta bulmak neredeyse imkânsızdı, kar yağdı mı köyümüz adeta bir masal diyarını andırırdı. Sabahın erken saatlerinde yakılan soba dumanları köyün üstünü kaplarken, ilerleyen saatlerde ahırlarda ağıllarda kışı geçiren hayvan sesleri oyunlarını oynamakla meşgul olan çocuk seslerine karışırdı. Sabahları soğuktan ötemeyen köydeki horozlar ise güneş yükselip hava biraz ısınınca ötmek için bir birleriyle yarışırdı.Kar tabakası her yeri kaplayınca dağlarda yaşayan bazı yabani hayvanlar yiyecek bir şeyler bulmak için köyün yakınlarına kadar inerlerdi. Köylüler bazen bunları avlamak için silahlarına sarılırlardı, tavşan keklik tilki ve kurt avlanan hayvanların başında gelirdi.

Bir yâda iki katlı evler bazen kardan görünmez olurdu. Güne uyandığımızda kendimizi sıcacık yanan bir sobanın etrafına kurulmuş harika bir kahvaltı sofrasında bulurduk. Sofrada o kadar çok çeşit yoktu belki ama var olan her şey doğaldı ve tadına doyum olmazdı. Kahvaltıdan sonra yanan sobanın sıcağından dolayı bulanan odalarımızın camlarının önünde parmaklarımızla değişik şekiller yapmak harfler çizmek için kardeşlerimizle yarışır ve uzun vakitler geçirirdik.

Ahmet bütün köylüler tarafından sevilen özel bir çocuktu. Söylediği sözlerle yaptığı hareketlerle köylülerin neşe kaynağıydı. Bütün köylüler de onu çok sever bazen de onunla şakalaşır kızdırmaya çalışırlardı. Birkaç yaş bizden büyük olan Ahmet, in en vazgeçilmez uğraşılarından biri de kış mevsimi boyunca dam süpürme işiydi. Karın yağdığı günlerde hiç kimse ondan önce kalkmaz evinin damını süpürmezdi. Sabahın ayazında insanlar soğuktan evlerinden çıkmaya üşenirlerken Ahmet kar soğuk nedir bilmez bir şekilde erkenden kalkar, söylediği şarkılar eşliğinde kendi evlerinin damını süpürür, bazen de hızını alamayarak birkaç komşularının da damlarını süpürürdü.

Köy camisi de kış mevsimi boyunca köylülerin, büyüklerimizin ve biz çocukların en çok buluştuğu bir mekândı. Yazın köylüler köyde pek kalmadığından neredeyse kimsenin pek kapısını açmadığı köy camisi kışın arı kovanı gibi sürekli hareketli ve canlı bir yerdi. Özellikle kış mevsimi boyunca imamdan kuran dersi almak için biz çocuklar düzenli olarak her gün caminin yolunu tutardık. İmamdan günlük dersimizi alır sonra camiden çıkıp oyunlarımıza kaldığımız yerden devam ederdik. Özellikle kışa denk gelen ramazan gecelerinde camide okunan ve köyde kuran okumayı bilen tüm erkeklerin katıldığı ve kuran okuduğu mukabeleler zihin dünyamda çocukluk hafızamda yer edinmiş en tatlı en güzel hatıralardandır. Caminin tam ortasına kurulmuş ve tüm camiyi ısıtan büyük bir sobanın etrafında halka olmuş onlarca kişinin sırasıyla okuduğu Kuranın lahuti sesi daha başka seslerle kirlenmemiş kulaklarımıza tariften azade bir iz bir tat bırakırdı.

Keyifli oyunlarla geçen bir günün akşamında, dört gözle beklenen annelerimizin, ninelerimizin, büyüklerimizin anlattığı masallar uzun kış gecelerinin hiç değişmeyen en güzel etkinliklerinden biriydi. Elektriğin dolayısıyla televizyonun olmadığı bu zamanlarda, isli gaz lambasının solgun ışığı altında söylenen ve bazen birkaç gece süren, abartı sanatının en çok işlendiği arkası yarınlı masallar, bizi heyecandan heyecana hayalden hayallere sürüklerdi. Günün yorgunluğunun da etkisiyle bazen bu masalların bir yerinden kapanan göz kirpiklerimize hâkim olmayıp kendimizi deliksiz bir uykunun kollarına bırakırdık.

Doğup büyüdüğüm çocukluk ülkemde kışlar böylece yaşanıp giderdi. Bütün zorluklarına rağmen keyifli ve güzeldi o kışlar, sanki zaman iki mevsimliydi, Bahar ve Kış. Kışları uzun ve zorlu geçen bu ülkenin baharları da bir başka güzeldi, adeta cennet gibiydi. Zaten bu güzel baharlara kavuşmanın umudu değilmiydi insanların uzun ve zorlu geçen bu kışlara sabretmesi katlanması. Zira her zorluktan sonra bir kolaylık bir güzellik vardır.

 

Seni Anlamak Çok Zor Değil Ama Seni Anlatmak Çok Zor          

Mercan Kumaş

Dost ve dostluk dediğimiz bir rastlantı ya da zorunluluklarla edindiğimiz yankılardır.  Benim anlattığım dostluk, dikişinin ipinin gözükmeyeceği kadar birbirine bağlı ilmeklerin sırdaşlığıdır.

Dostumu niçin sevdiğimi bir gün sorarlarsa şöyle anlatırım, derdim kendime. Belki o gün bu gündür: diyecektim ki ey soranlar, dostum ben'liğimdi. Çünkü o,oydu bendeki ben. Ruhlarımız hep yan yanaydı. O kadar iyi anlardık ki birbirimize olan ihtiyacımızı. Akşamın dönen alacası gibi bir şeydi varlığımız. Suya inen ay ışığı gibiydi ruhunun ruhuma değişi, denizin ortasında yakamoz…

O anlatırdı beni yani kendini, ben anlatırdım dostumu yani beni. Kendimizden çok birbirimize güvenirdik. Öyle sırlarımız olurdu ki kendimize anlatamazken birbirimize anlatırdık farkına olmadan.

Onsuz çok yorgunum, bitkinim… Sanki sürüklenip gidiyorum. Biz herkesten her şey den önce birbirimizin yarısı idik. Zamansız bir ölümle gittin mademki ruhumun, bedenimin yarısı olan sen gittin, aziz dostum gitti o gün ben de öldüm. Sen ruhumun içinde bir ruhtun, bedenimde beden...

Sen olmadan sana dair ne yapsam, ne etsem, ne söylesem, nereye gitsem ruhum ben dışında bir kalıba dolanıyor sanki. Ben taşısam da o bedeni içinde sen oluyorsun. Uzaklardan oluşun hiç bu kadar yakın durmuyor bana dair. Ağacın yaprağındaki hışırtı, bahçedeki çiçeklerin kokusu, çobanın kavalındaki ezgi, dağın başındaki esinti, gece göğe eşlik yıldız alayı hep senden bana.

Seni anlamak çok zor değil ama seni anlatmak çok zor.

Ger men men isem sen nesin ey yâr

Ger sen sen isen neyim men-i zâr

Fuzûlî

 

Güzel Kelimeler

Bedih Yüce

Ey birbirinden güzel harfler, kelimeler

Birleşin de sevgiliden söz edelim

İçimde çalkalanan duygu membaım için

Birleşin de sevgiliden söz edelim

 

Ey mecnunî aşkı anlatan âşıklar, maşuklar

Gelin de aşkımdan söz edelim

Kalbimin güzel ritmine sebep

Bakın da bir dem sürelim

 

Ey meçhule giden kuşlar,  kelebekler

O güzel saçlar güzel bakışlar kalbimi dağlar

Mecnun oldum maksadım bilinmez Leylam için

Leylam neyler,  Mevla'm neyler aczim için

 

Ey gül şehrinde açan laleler ve zambaklar

Bir güzele yâr oldum sizden daha da güzel

Gül-i gülistan oldu onu görünce çöller

Görmedim, duymadım ondan daha da güzel.

 

 

Artık eskisi gibi değilim

Gönül Esvedi

Artık eskisi gibi değilim

Bir varım bir yokum arası...

 

İki büklüm, darağacına asılı cümleler

Kefen arası...

Bir el vardı selamlarken tutturduğum

Hatırlarsın belki, kömür karası,

Cevizlerin içini oyardı

Kimi kendisine aitti, kimi başkasına...

 

Zamanın tavır eder gibi üzerini çizdiği

Eski hatıralarda kaldı işte

Mazi yitik bir hazine

Baş koyacağım bir dize muhtaçlığım

Kadar derine gömdüler, içimi oyup

 

Artık eskisi gibi değilim

Topum patlak, misketlerim kayıp...

Kırılıp dökülen başaklar gibi

Bir gün sende ezilip çiğneneceksin çocuk

Ezildim...

 

Nerden geldiğini bilmediğim

Bir beşikte sallanırken bulmuştum kendimi

Şimdilerde sallanan dünyada

Bulunmasaydı keşke

 

Hayat, kâğıt gofret kadar içten değil

Ve pamuk şekeri kadar pembe...

Elinde acizliğinden başka bir şeyin yokken

Seni bu kadar çaresiz kılan nedir çocuk?

 

Geçip gittin, ezildim

Artık eskisi gibi değilim

Elim varmıyor kağıda, kaleme

Susuyorum...

Kaynak: Editör:
Etiketler: MAVİ, ŞEHRİN, KALEMLERİ,
Haber Videosu
Yorumlar
Haber Yazılımı