Yazı Detayı
06 Temmuz 2017 - Perşembe 12:06
 
MOLLA ALİ
Sait Ebinç
ebinc65@hotmail.com
 
 

Kıymetli abim Celil Göngör bey'in Molla Ali'nin ölümü üzerine Beşir Atalay'ın 1984'te İslam Dergisi'nin 15. sayısında yazmış olduğu yazıyı arşivinden çıkarıp gönderince benimde rahmetli ile ilgili hatıralarımı tedai ettirdi.

Bir şehre âşina olmak için ona tabiatın ve tarihin kazandırdığı güzellikler yanında o şehre hususiyet kazandıran şahsiyetlere değerlere de bakmalısınız. Bu şahsiyetler o şehrin alim, mütefekkir sanatçı yazar gibi yetişmesi türlü şartlara bağlı değerlerdir. Bu değerlerin kadir ve kıymetini bilmek için şehrinize yâr olmanız icap eder. Ağyar olanlar şehrin bu kıymetlerine bigânedirler. Bu insanlar bir medeniyetin manevi mimarları  yani şehir hayatının okulsuz hocalarıdır. Onların görgüsünden terbiyesinden bilgisinden feyz almak için o kültür ve irfân ikliminin zenginliğine âşina olmanız icap eder. Şehir iklimi bu bakımdan bu değerleri yetiştiren devasa bir okuldur. Bu açıdan bir şehrin zenginliği geçmişten müdevver kültürel ve tarihsel birikimleri kadar bu birikimlerin ve geleneğin farkında olan şahsiyetlerin bu değerleri gelecek nesillere aktaracak bir süreklilik ve sahicilik düşüncesi içinde bir devam fikrine de bağıldır. Bu şehrin kültür ve irfan ikliminde yetişen  en önemli değerlerden biri de Molla Ali (Ali Çalım)'dır.

İskele caddesinde şimdiki gibi  çarşıya  doğru akan arabaların olmadığı devirlerdi. İskele Caddesi'nde sükût ve sükûn içinde akşam karartısına kadar devam eden kavakların serin gölgesini yerlere serdiği zamanlardı.

Bir ramazan ikindisiydi. Çocuktum. Kur'anı hatmetmiştim. Babam beni taltif etmek için elimden tutmuş  çarşıya götürüyordu. İskeleden başlayarak  asırlık ağaçların bir gök kubbe şeklinde bütün yola gölgesini serip yokuş yukarı çarşıya doğru sıralandığı senelerdi. Dört bir yandan iğde kokularının geldiği, bağlarda kuş sedâlarının duyulduğu vakitlerdi. Yaz sıcaklığında arklardan suların gürül gürül aktığı zamanlardı.  Anlayacağınız o güzelim şehrin her köşesinin huzur bucağı olduğu zamanlardı.  O senlerde kalbimizin bahçelerinde yaşadığımızı söylesem yeridir. İşte O'na o  mesut senelerde rastlamıştım. Dokuz ya da on yaşındaydım. O vakitten beri otuzbeş yıla yakın vakit geçti. Bu süre içinde hayatın türlü safhalarını gördüm türlü buhranlarını aştım. Fakat bugün hâlâ işte şimdi şu satırları yazarken o simâyı olanca serâhatiyle hatırlıyorum. Onu ilk gördüğümde henüz düşüncelerim karar noktasını ulaşmamış bir çocuktum. Ne hayat hakkında ne de Evren hakkında bu dünyada ve gelecekte ihtimallere dair fikirlerim yoktu. Düşüncelerim oradan oraya uçan hazan yaprakları gibi düşecek yer arayarak çırpınıyordu. Düşüncelerime dayanacak bir istinatgâh arıyordum. Onu işte tam o devirlerde babamla sohbet ederken  gördüm. Babama bu amca kim diye sordum. Molla Ali dedi. Uzun boylu, zayıf süzük bir çehre seyrek ve uzunca, daha ziyade uzamaya kafi kuvvet  bulamayarak çökük yanaklarından inip çenelerinde üç parmak kadar sarktıktan sonra duruvermiş ince uzun yüzünde muttasıl hüzne benzeyen bir mâna peydâ olmuştu. Hocayı çarşıda  geçerken görüp ayağa kalkan çarşı esnafı, yahut selam vaziyetiyle kenara çekilen yolcuların ihtiram hareketlerinden çocuk dimağımla önemli bir kişi olduğunu fehm etmiştim. Rahmetli hoca ise bu ihtiram ve saygıya karşı onları ancak gölgelerinden fark ederek bu  saygı hareketlerine, gene gözlerini kaldırmayarak hafif bir baş eğmesiyle sanki zahmet buyurmayın diyen bir hali vardı.  Sanki böyle hürmet görmekten sıkıntı duyan mütevazı alçakgönüllülüklerini incitmekten kurtarmak için biraz daha silinmiş bir edâ ile yavaş adımlarla, ilerliyordu.  Daha sonra onun bir kaç vaazını ve hutbesini Nurşin camiisinde dinledim. Yukarı Norşin camiisi Van'daki diğer camiilerden farklı olarak adeta bir dergâh ya da tekke vazifesi görüyordu. Hoca vaaz ederken o sakin munis halinden farklı olarak daha kararlı cümleleri daha keskindi. 1980 cuntasında sonraydı. Bir keresinde babam anlatmıştı Van'daki Sıkı Yönetim idaresinin mahkemesi hocayı ifade vermek için üç kez mahkeme celbiyle mahkemeye çağırıyor. Fakat hoca mahkemeye gitmiyor. Son olarak hocayı mevcutlu olarak mahkemeye getiriyorlar.

Hakim neden mahkemeye gelmediğini sorunca rahmetli Ali Hoca'da her zamanki o kararlı sözünü esirgemeyen hakiki ve hasbi tavrıyla "Bende sizi günde beş öğün çağırıyorum siz neden gelmiyorsunuz" diye hakime cevap verdiğini babamdan dinlemiştim.  Şimdi sözü rahmetli hocanın ölümü üzerine Beşir Atalay'ın Mehmet Çağlar müstear ismiyle İslam Dergisi'nin 1984 Tarihli 15. sayısında neşr ettiği yazıya bırakıyorum.

MOLLA ALİ'NİN VEFATI ÜZERİNE BEŞİR ATALAY'IN MEHMET ÇAĞLAR MÜSTEAR İSMİYLE 1984 YILINDA İSLAM DERGİSİ'NDE  YAZMIŞ OLDUĞU YAZI

On dört Muharrem gecesinin saat bir buçuğunda bir dost. "Ali Hocayı kaybettik!" dedi telefonda. Bir anlık ölüm gibi bir cümle.. İnna Lillâhi ve inne İleyhi râciun. Sabah Van'a ulaştığımızda. Ali Hocanın tabutu yirmi beş yıl imamlık yaptığı Nurşin camiinin içinde duruyor ve müslümanlar başında Kur'an okuyorlardı.. Kendisinin sağlığındaki uygulalama ve tavsiyelerine uyarak, erkenden cenazesi kaldırıldı. İhlâslı ve seçkin bir cemaat toplanmıştı. Dört inanmış insanın omuzlarında taşınarak defnedildi. Molla Ali'yi son yolculuğuna uğurladık. Van boşalmış ve anlamsızlaşmıştı gibi geldi. Ali Hocayı anlayan ve seven Vanlı birkaç dostun da neredeyse Van'dan bizimle kaçmak istediklerin htik.

Molla Ali, Siirt-Van arasında bir dağ kasabası olan Müsküslüydü.  Çocukluğundan itibaren bölgedeki medreselerde eğitim görmüş Norşin medresesinde okumuş, birkaç defa birkaç yıllık sürelerle eğitim için Irak'ta bulunmuştu. Daha sonra uzun süre Van'daki Norşin camiinde imamlık yapmış ve emekli olmuştur. İsmi Ali Çalım'dır, fakat bölgede Molla Ali, Mela Ali ve Ali Hoca diye bilinir. Biz, hocaların çoğaldığı, fakat mollaların olmadığı bir toplumda, gördüğümüz ve bildiğimiz vasıflarından dolayı kendisin Molla Ali olarak anmak isteriz. Şüphesiz, böyle kısa bir yazı ile ve bizim bildiğimiz kadarı ile Molla Ali'yi anlatmak ve değerlendirmek hem mümkün değil hem de doğru değildir. Bunun için yetkin bir çalışma gerekir. Biz sadece, bu toplumda ender yetişen böyle bir değeri acizâne anmak istedik. Kendisini bir vesile ile iki yıl önce tanımıştık. Tanıdıktan sonra da  Erzurum'daki dostlarla sık sık ziyaret etmek veya davet etmek suretiyle kendisinden istifade etmeye niyetlendik. Bu kısmen gerçekleşti de, Sohbetlerinden hatırladığım bazı noktaları, imkan el verdiğince, şöyle rastgele sıralamak isterim.

Molla Ali, ilk anda klasik bir hoca görünümü vermiyordu. Bakışı, kırış kırış yüz hatları ve kesin ifadeli konuşması ile ızdıraplı bir insan olduğu hemen anlaşılıyordu. Tanıdıktan sonra da onu ne klaasik bir medrese mollası, ne de modern hoca sınıfına koyamadık; İslâmı iyi bilen samimi bir müslümân ve acılı bir mütefekkir olarak değerlendirdik. Çok zeki ve akıllı olduğunu anlamak hiç de güç değildi. Mollalık ve mütefekkirlik kendisinde birleşmiş, aynı zamanda her hal ve tavrından aksiyon fışkırıyordu. Diri ve öfkeli idi. Konuşması sırasında sık sık "Habib-i Hüda" sözü geçerdi.

 Sohbetlerinde tevhid ve iman üzerinde çok dururdu. Sık sık "bugün tevhidin anlamı kaybolmuş" diyordu " Tevhid ve iman özdür, nüvedir bütün semâvi kitapların özü tevhiddir demişti"

Vaaz ve hutbelerini dinleyenler naklettiler; her defasında konuşmaya başlarken ilk beş dakika tevhidin anlamından bahs edermiş Günümüz müslümânlarında en önemli problemli noktalarından biri olarak bunu görüyordu." Cemaatte küfür ve şirk varken ben abdestten bahsedersem küfre hizmet etmiş olurum" diyordu. Tevhidin  gerçek anlamı anlaşılmış ve hissedilmiş olsa esasta buna dayalı diğer pek çokşeyde hal olacaktı. Ona göre, bu bilinmediğinden bugün şirk çok yaygındı. Allah'tan başkasına ubudiyet çok yaygındı. Bugün şirke ve küfrün de yeni şekil ve modaları olduğunu, dini uhrevileştirmenin ve dünyadan ayırmanın da bunun son modası olduğunu söylüyordu. Vatan vs gibi kavramlar ve anlayışlar üzerinde de şirkin yaygın olduğu, müslüman için ilkelerinin uygulandığını, hiçbir peygamberin kendi doğduğu mekanda kalmadığını bu vesile ile belirtmişti. Tasavvufla ilgili bir soru sorulmuştu da, yine tevhidle ilgi kurarak " Toplumda tevhidin anlamı kaybolmuş, tarikat neyin üzerine kurulur" şeklinde cevaplamıştı. Başka bir vesile ile vahdet-i vücut anlayışı dışındaki tasavvufu kabul ettiğini ifade etmişti. Sıklıkla üzerinde durduğu konulardan biri ise bugün din adına konuşan hocalardı. Ona göre İslam'ın önündeki en büyük engel  asırlardır hocalar olmuş ve bugün de hocalardır. Bir defasında " Komüniste bile İslam anlatılabilir, bunlara anlatılamaz" demişti. Bazı şeyh ve mollaları da bu engele dahil ediyordu Dini grupların bir çoğunun da Müslümanları bütüncü İslam anlayışından kısmici anlayışa  çektiklerini, Müslümanların gerçek dini öğrenmelerini engelledikleri için İslâma zarar verdiklerini, hatta sadece ihmal değil bazen açıkça bu bütüncü İslam anlayışına karşı çıktıkları içn şirke bile götürdüklerini belirtiyordu.

    Daha yakından tanıyan ve  tespit edebilen arkadaşların ifadesi ile. Kur'an ve Sünnete çok hâkimdi. Fıkıh usulünü iyi biliyordu ve bu bilgi ile de çok cesurdu. Nakille kalmıyor, yeni problemlere hükümler ve çözümler getiriyordu. Yeni denebilecek meselelere hüküm ararken sonuca varması konusunda usule hakimiyeti güçlü idi. Kendisi de, " Fıkhın değil, topyekün İslâm'ın hâdimi olmalıyız. Ulemâ İslam'ın özünü kaybetmiş" diyordu. diğer taraftan çağın gelişmelerinden çok haberdardı. Arapça Farsça ve Türkçe yeni yayınları takip ediyor, en son çıkan kitaplardan bilgisi oluyordu. Çeşitli dillerde radyo yayanlarını da izliyordu. Dünyanın her  köşesindeki İslami gelişme, hâreket, grup, yayan ve problemleri takip ediyordu. Gördüğümüz  her zaman elinin altında birkaç yeni kitap bulunur, okur ve onlar üzerinde konuşurdu. Son sohbetlerinde Seyyid Kutup'un tefsiri üzerinde durmuştu; Türkçeye tercümesinin aslını tam yansıtıp yansıtamadığın bilmediğin, fakat Arapçasının bugün en ihtiyaç duyulan tefsir olduğunu söylemişti. Farz namazından sonra dini öğrenmenin en başta gelen sorumluluk olduğunu bir vesile ile belirtmişti.

Bir sohbette de, Batının ehli kitap olmadığını bir toplumu değerlendirmede o toplumda yürürlükte olan kanunların önemli olduğunu, zaten o dinlerin kitaplarının da tahrif edildiğini, hiçbir Batı devletinin de bu tahrif edilmiş şekillerini dâhi ihyaya çalışmadığını belirtmişti. Kültür konusunda da, kültürün kaynağının iman  olduğunu, kültür emperyalizminin amacının da kültürü İslam'dan uzaklaştırmak olduğunu söylemişti. Müslümânın her şeye bakışı İslam'la şartlanmalıdır. Bugün komünizm düşmanlığı ile kapitalizm düşmanlığı unutturuyor demişti

Kendisini anarken bazı sözlerini de nakletmeye çalıştık. Ender  rastlanan böyle değerler bugün en büyük kayıplarımızdır. Böyle nadir zenginliklerimiz de bizi bıraktıkça ne kadar kuruyor ve aciz kalıyoruz. Molla Ali hizmetinin çok olacağı vasat  yaşta 52 yaşında ebedi hayata intikal etti Rabbimiz rahmet eyleye. Ruhuna Fatiha

 
Etiketler: MOLLA, ALİ,
Yorumlar
Haber Yazılımı