Yazı Detayı
13 Ağustos 2018 - Pazartesi 18:37
 
Trump (ABD) Nereye Koşuyor?
Eyyüp Altun-Sosyolog
 
 

Yıl 1996; Mayıs ayı ortaları. Öğleden sonraki bir saatte Beyaz Sarayın devlet başkanına ayrılan gösterişli ofisin (Oval Ofis) kapısı beklenmedik bir anda çalınır. O sırada Amerika Birleşik Devletlerinin çapkın başkanı nasıl olmuşsa yalnız kalmış, daha geçenlerde kendisini ziyaret eden Manika Lewinski'yi ve onunla geçirdiği tatlı dakikaları düşünmekle meşguldür. Çapkın Bill kapının çalınmasıyla kendine gelir ve her zamanki yapmacık resmi tavrını takınır. İçeriye, üzerinde beyaz gömlek ve altına giydiği yırtmaçlı siyah eteği olduğu halde giren sarışın sekreter, CIA'nin gönderdiği çok gizli damgalı bir mektubu saygıyla masanın üzerine bıraktıktan sonra çıkar. Alımlı sekreteri arkadan bir süre izleyen Clinton, orta büyüklükteki zarfa önce bir göz atar, ardından açıp içindekileri okumaya başlar. Bu, Türkiye'yle ilgili bir rapordur. Clinton, CIA'nın Türkiye Masasının şefinden konuyla ilgili bir çalışma yapmasını bizzat kendisi istemiştir. ABD başkanı raporu okuyup bitirdikten sonra perdeleri hafif bahar rüzgârında sallanan ince uzun pencerelerin birinden dışarıya bakar. Dalgındır. Washington'un sisler içinde kalmış gökdelenlerini izlerken birden Türkiye haritası gözlerinin önünde belirir ve içinden şunları geçirir: "Demek Türk Ordusu hizadan çıktı!"

Evet, Türk Ordusu hizadan çıkmıştı. Aslında bunun ilk belirtisi daha birinci Körfez Savaşında (1991) kendini göstermişti. Dönemin başbakanı (Turgut Özal) Amerikan'ın Ortadoğu konsepti çerçevesinde Türkiye'yi Irak savaşına sokmak istemiş ancak Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay istifa ederek ordunun bu savaşı istemediğini hem hükümete hem uluslararası çevrelere htirmişti. Bu durum ABD'ye dönük bir mesajdı aslında ve Türk Ordusunun eksen değiştirdiğinin ilk işaretini veriyordu. Washington durum karşısında kaygılıydı. Ancak bunun değişebileceğini ummak istiyordu. Ne var ki geçen zaman, değişim sürecinin daha da derinleştiğini ve NATO'nun sağlam kanatlarından birinin çökmekte olduğunu ortaya koyuyordu.

ABD'nin tavrı rapordan sonra değişmeye başladı. 1948'den beri birlikte yürüdüğü Ortadoğu'nun ve Yakın Asya'nın en önemli ülkesi, yani NATO'nun güney kanadı (Türkiye) istikametini değiştirme eğilimine girmişti. Amerika Birleşik Devletleri ki bölge siyasetini Türkiye üzerinden yürütüyordu ve böyle bir şeye müsamaha göstermesi asla beklenemezdi. Zira Türkiye'nin batı bloğundan kopması Ortadoğu denklemini yerle bir ederdi.

Peki, Türk Ordusunun ABD'ye mesafeli davranmasının nedeni neydi? 1990'larda derin bir kriz yaşayarak süper güç iddiasından vazgeçen Sovyetler Birliği ardında büyük bir boş alan bırakmıştı. Yetmiş yıl kendine bağımlı kıldığı Doğu Avrupa, Balkan, Kafkasya ve Orta Asya toplumları bu gevşeklikten istifade ederek devletleşme süreci içine girmişlerdi. Ancak bu alanlara karşı ABD'nin ilgisi giderek artmaktaydı. Siyasal anlamda boşalan yerleri doldurmak emperyalizmin diyalektiği gereği kaçınılmazdı. Bu durumda gelişen Çin'i, Hindistan'ı ve yeniden toparlanma ihtimali olan Rusya Federasyonu'nu kontrol etmek için devletleşme çabası içinde olan bu alanlara yerleşmek gerekiyordu.

Daha birinci Körfez Savaşında ortaya çıkan plan gereği de Saddam sonrası oluşacak yeni Ortadoğu'nun şekillenmesinde Türkiye'nin batı adına yeni durumu koruması ve güvenlik üretmesi hedefleniyordu. Oysa günü geldiğinde masaya konulmak üzere çekmecede bekletilen bu plana Türkiye karşı olduğunu birinci Körfez Savaşı sırasında belli etmişti.

ABD, Asya ve Ortadoğu politikalarını Türkiye üzerinden yürütmek istiyordu. Fakat ekonomisi ve bölgedeki etkisi günden güne büyüyen Türkiye artık taşeron ülke durumundan kurtulmak ve bütün siyasi bloklara eşit mesafede duran bağımsızlıkçı bir çizgi izlemekten yanaydı. Türkiye'nin bu tavrı gittikçe netleşiyordu. Daha 2000'lerin başlarında Tuncer Kılıç Paşa Türkiye'nin artık Batı'ya bağımlı yaşamaktan kurtulması ve yüzünü Asya'ya dönmesi gerektiğini söylüyordu. Aslında bu görüş Asyacı grubun bakış açısını yansıtıyordu. Ne var ki ABD açısından oldukça tehlikeli bir görüştü. 2002 seçimlerinde AKP'yi destekleyerek bunun önüne geçmeye çalışmıştı. Fakat yine de Irak'a Türkiye üzerinden yerleşmeyi amaçlayan talebi 1 Mart Tezkeresiyle geri çevrildi.

Irak'a Türkiye üzerinden girmeyi planlayan Amerikan önerisinin 1 Mart 2003'te Büyük Millet Meclisinde reddedilmesi Türk-Amerikan ilişkilerinde bardağı taşıran son damla oldu. Artık Türkiye'nin hizaya getirilmesi için harekete geçilmesinin zamanı gelmişti. Amerikan çıkarları için hayati önemdeki bir ülke Asyacı bir ekibin eline bırakılamazdı. Türkiye, Asya ile Avrupa, Afrika ile Avrasya arasında bir ülkeydi. Bir yanında Hazar diğer yanında ise Ortadoğu petrol havzaları yer alıyordu. Doğudan batıya, kuzeyden güneye mal ve hizmetler bu ülkeden yürümekteydi. Petrol ve doğalgaz bu ülkeden geçmek zorundaydı. Uyuşturucu ve insan kaçakçılığı ise yine bu ülke üzerinden geçmek durumundaydı. Böylesi bir ülke, yönetimi Türklere bırakılamayacak kadar önemliydi. ABD, Milli Görüş geleneğinden koparak liberal bir çıkış yapan Ak Partiyi 2002 seçimlerinde destekleyerek kontrol etme amacını taşıyan ilk adımlardan birini atmıştı. Çünkü parti Ilımlı İslam'ı temsil ediyordu ve Atatürk karşıtıydı; yani millici değildi. Öte yandan ulus ötesi şirketlerin talebine uygun olarak ülkedeki kamu yatırımlarını özelleştirme vaadinde bulunuyordu. Ancak bu durum 1 Mart Tezkeresinin meclisten geçmesine yetmemiş, Amerikan ordusu plan değiştirmek zorunda kalmıştı. Desteklediği bir partinin bu "ihaneti" ABD'yi çileden çıkardı. Artık Türkiye'nin burnunun sürtülmesinin zamanı gelmişti.

ABD'nin Irak'a saldırısının (İkinci Körfez Savaşı 2003) üzerinden henüz bir yıl geçmişti ki PKK Türkiye'yle savaşması için baskı altına alındı. Daha önce hizaya çekilmek istenen PKK Amerikan önerisine karşı çıkmış, ancak bunun bedelini başkanlarını (Abdullah Öcalan) ABD'ye kaptırmakla ödemişti. Bununla da kalınmamış örgüt 2000'lerin başında ikiye bölünme tehlikesi yaşamıştı. Washington'un baskılarına daha fazla dayanamayan örgüt 2004'ün Temmuzundan sonra aktif savaş durumuna geçti. Bununla da kalmayıp PJAK'ı kurarak İran'a karşı savaşa başladı. Örgüt, ABD'yle Türkiye arasındaki çelişkinin derin bir çatlak olduğunu düşünüyor ve bu tarihi fırsatın değerlendirilmesinin kaçınılmazlığı sonucuna varıyordu. Aslında ABD'nin PKK'ye desteği, devleti hizaya getirene kadar süresi belirlenmiş sınırlı bir yardımdan ibaretti. Türkiye'yi hizaya getirmede manivela olarak kullanılacak, amacına ulaştığında ise (daha sonra yararlanmak üzere) bir kenara bırakacaktı. Bu aslında PKK açısından tehlikeli bir durumdu. Abdullah Öcalan 2005'in başlarında PKK ve Türkiye'ye İmralı'dan verdiği mesajda, Amerikan ve İngiliz planlarından uzak durulması gerektiğini öneriyor, Türkiye'nin, Kürt sopasıyla uslandırılacağı gerçeğine vurgu yapıyordu. Bu o dönem itibariyle gerçeğin ta kendisiydi.

Bu arada, Cumhuriyet Mitingleriyle eylemsel bir boyut kazanan Asyacılık artık tehlikeli noktalara varmış, Amerikan karşıtlığını zirveye taşımıştı. O günlerde yapılan bir anketin sonuçları Türkiye'deki ABD karşıtlığının 80'leri bulduğunu gösteriyordu. AKP'ye rağmen (ki başbakan Erdoğan Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi'nin eş başkanlarından biri olduklarını söylemişti) çıkan bu sonuç Atlantik ötesindeki süper gücün duruma fiilen müdahale etmesini gerektirecek en somut veriydi.

Süleymaniye'de Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesi, PKK'nin etkili eylemleri, ilk kez Diyarbakır'da kendini gösteren 'ayaklanma provaları' ve Barzani'nin "Van'ı; Diyarbakır'ı alırım" tehditleri Türkiye'yi serseme çevirmeye yetmişti. ABD'nin etkili geldiğini gören Ankara da boş durmamış, sözde müttefikini zor durumda bırakabilecek bazı ilişkiler geliştirmişti: Irak'taki direnişin desteklenmesi, Hamas ve Hizbullah'la işbirliği, İran, Rusya ve Çin'le yakınlaşma gibi… Ortadoğu ve Asya bağlamında gerçekleştirilen bu ilişkiler durumu kısmen değiştirdi. Türkiye'yi hepten kaybetme riskini göze alamayan Washington uzlaşma sinyalleri vermeye başladı. Esasen Türkiye de buna hazırdı. Nitekim iki ülke 2007'nin Kasımında oturup anlaştılar. Buna göre Türkiye Hükümeti, Asyacıları (Ergenekon) verecek ve aynı zamanda Irak'ta kurulan yeni yapıyı koruyup kollayacaktı. ABD de PKK'nin tasfiyesi için gerekeni yapacaktı. Dikkat edilirse Erdoğan, Saygun Paşayla birlikte gittiği ABD'den döner dönmez Kandil'in bombalanmasına başlandı ve çok geçmeden Ergenekon operasyonunda ilk tutuklamalar kendini gösterdi (2008). Daha önce (1999-2007) Irak topraklarına tek mermi atamayan Türkiye, onlarca jetle katıldığı saldırılarda tonlarca bomba yağdırdı. Daha sonra hükümet, yargı içindeki Gülen Cemaati yanlısı savcılar aracılığıyla Asyacı görüşe destek veren yazar, gazeteci, öğretim görevlisi, siyasetçi ve Türk ordusuna mensup birçok subay büyük bir cesaretle gözaltına alındı. Düğmeye basılmıştı.

Başbakan Erdoğan'ın başdanışmanı Cüneyt Zapsu, 7 Nisan 2006 tarihinde American Enterprise Institute'da yaptığı bir konuşma sırasında 'O adamı (R. T. Erdoğan) delikten aşağı süpürmeyin, kullanın' anlamına gelen sözler sarf ettiğinde aslında ABD'ye zeytin dalı uzatılması amaçlanmıştı. Nitekim 2007 seçimleri öncesi anlaşma sağlanmıştı. Ve bu anlaşma Erdoğan'ı bir dönem daha iktidara taşımaya yetmişti. Bu anlaşmaya karşın ABD, Erdoğan'ı iktidardan düşürme fikrinden hiçbir zaman vazgeçmedi. Bunun en önemli nedenlerinden biri Erdoğan'ın İsrail karşıtı tutumuydu. Nitekim ABD hükümetleri Türkiye'deki her türlü muhalif hareketi Erdoğan aleyhine kullanmaktan çekinmedi. ABD'ye uzun vadede hizmet eden bir müttefik ülke yaratma hedefi Erdoğan'la mümkün gözükmüyordu. Hâlihazırda birçok kuruma yerleşmiş, siyasi bağlantıları olan Cemaat, Erdoğan'ı devirmede bir manivela olarak kullanılabilirdi. Ergenekon ve Balyoz operasyonlarında Gülen Cemaati kullanılarak ciddi sonuçlar elde edilmişti. Cemaat CHP'yi de aşan bir güce sahipti ve Erdoğan ancak Cemaatin etkisizleştirme formülleriyle devrilebilirdi. Deniz Baykal'a ve MHP milletvekillerine yapılan kaset operasyonlarına benzer provokasyonlar AKP'ye de pekâlâ yapılabilirdi. Oslo görüşmelerine (Mart 2010) katılan MİT yetkililerin konuşmalarının kamuoyuna servis edilmesi Erdoğan'ı Türkiye'nin bölünmesine karşı çıkan milliyetçi-muhafazakar seçmen nezdinde zor durumda bırakmayı amaçlıyordu. Uludere provokasyonu 28 Aralık 2011) ise Erdoğan'ın doğu bölgelerinde oy ve itibar kaybını esas alıyordu ki bu amaca ulaşıldı. 17-25 Aralık (2013) yolsuzluk operasyonları ABD'nin Erdoğan'ı devirme planının yürürlükte olduğunu gösteriyordu. Bu operasyon son vuruş olarak düşünülmüştü. Ancak Erdoğan bunu da atlatmayı başarmıştı Öte yandan Erdoğan'ın, Ergenekon ve Balyoz operasyonlarının Cemaatin bir kumpası olduğu ve bu yöndeki iddiaların asılsız olduğu şeklindeki açıklamaları Atatürkçü, ulusalcı çevreleri ve mağdur edilen Türk Ordusunu yanına çekme amacını taşıyordu. ABD Gülen Cemaatiyle birleşmiş ve etkili bir saldırı içine girmişti. Erdoğan için cephe gerisini sağlamlaştırmak ABD'ye karşı mücadelede kaçınılmaz bir yol olarak görülüyordu.

Ne var ki Türk Ordusunun, Atatürkçü ve ulusalcı çevrelerin ve Avrasyacıların de talepleri vardı. Bunlardan birkaçı şöyleydi: Kendilerine yapılan saldırının intikamının Cemaatten alınması ve bu yapının tümden tasfiyesi; PKK'ye dönük açılımdan vazgeçilmesi ve Türkiye'yi bölmeyi amaçlayan örgütle etkili mücadeleye gidilmesi. Öte yandan ABD'yi ve Batı dünyasını dengeleyecek yeni ekonomik, askeri ve siyasi ilişkilerin Avrasya bağlamında geliştirilmesi. Daha da önemlisi laiklik karşıtı anlayışların terk edilmesi… Hükümet özellikle 2015 yılından itibaren bu yönde bir politik tercihin içinde olduğuna dair ciddi adımlar attı. Hendeklerin bastırılması, FETÖ operasyonlarının başlatılması, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonlarının başarıyla tamamlanması ve Suriye politikasında ABD'den belli oranda ayrılması… Kuşkusuz 15 Temmuz 2016'daki Amerikancı FETÖ darbesi AKP hükümetini ve Erdoğan'ı harekete geçiren önemli bir tetikleyici unsur olarak kabul etmek gerekir. ABD'nin şakasının olmadığını gören hükümet sıkı durulmaması halinde hem kendi iktidarının hem de Türkiye'nin büyük yıkımlara maruz kalacağı tespitini yaparak yeni bir siyasal çerçeve oluşturdu. Bu yeni siyasal çerçeve Erdoğan'ın başkanlık koltuğuna oturmasıyla yeni bir boyut kazandı.

Şimdi ABD Türkiye'ye boyun eğdirmek için elinden geleni yapacak gibi görünüyor. Elindeki beş benzemezle Türkiye'ye rest çeken Tramp bu ülkeyi Avrasyalılaşma sürecinden koparmaya çalışıyor. Ne var ki süreç başlamış bulunuyor. Acılı da olsa Türkiye yeni bir dünyada yerini almak için kararını çoktan vermiş bulunmaktadır. Zaman sıkı durma zamanıdır. Çünkü Türkiye bir geçiş yaşamaktadır ve bunun bir bedeli olacaktır.

 
Etiketler: Trump, (ABD), Nereye, Koşuyor?,
Yorumlar
Haber Yazılımı