MAVİ ŞEHRİN KALEMLERİ

Şairler yazarlar Vansesi'nin Mavi Şehrin Kalemleri sayfasında buluşuyor.

Geçmiş Gibi Eksik

Leyla Mihrinaz Engin

"Uygar dünya yeni şehirler, yeni anlatım yolları bulmaya çalışırken ve dünya yeni olana bir tarih, bir kültür mirası yaratmak için çabalarken, bölgemizde tüm insanlık tarihi için bir esin, bir cazibe kaynağı olan kültür mirasımızın zamanımızı da zincirlemiş bu pervasız ve vicdansız yöneticiler tarafından katledilmesi ne kadar acı!" Mehmet Uzun.

Ve yine her bir dizesinden bilgelik akan, tarihi öğretiler kokan, derin suskunluk ve sayfalar arasına sıkışmış bir öfke ve esrik kelimelerle kanaya kanaya kaleme alınan Mücahit Altuner ve Tahir Elçi'ye atfolan  "geçmiş gibi eksik" adlı bir şiir kitabı…

Şahin Altuner, her şair gibi umudu kırık, boynu bükük, ürkek, çekingen adımlarla aralıyor şiir kapağını ama beyne inen balyoz, bedene vurulan neşter ve ruha şırınga edilen afyon gibidir her dizesi. Kemikleşmiş hezeyan ve patlamak için zamanını bekleyen bir öfke gibidir sabrı…

"Bahar Şarkısı" şiiri, çığlığın sesidir, haykırışın, gökleri sızıp mürekkep dolu bulutlarla ak kâğıda dökülmesidir, "incinmiş yüreğe ekilmiş çiçek" derken şair."Bakiye" şiirinde, lirik bir akış vardır.  Okuyucu olarak sizi etkileyecek olan dize en son dizedir. "kâğıtlara sığmıyor o çocukların cesedi," derken, toplumsal yaşantıya bir gönderme var ancak şiirin hiçbir dizesi aleni değildir. Kendi içine gömülen ve kendisiyle sayıklar gibi görünen şairin acısı "çocuk ve göçebe" şiiriyle ayyuka çıkmış gibidir.

İmla kurallarına bakılmaksızın yazılan şiirlerinde sadece (?) soru işaretinin olması okuyucuya "dur! düşün! cevapla!'" der gibidir."Geçmiş gibi eksik" şiir kitabı, siyah beyaz fotoğraf karelerini andırmaktadır. Şair, her ne kadar deşifre etmemişse bile şiirin yaşadığı coğrafya hakkında ipuçları vermektedir. Coğrafyanın acısı, kavgalı devinimi ince ince dokunan halı gibidir. "yağmurlu havalarda düşlüyorum en çok kaybolmayı/dağın kahrıyla giyinik bir öfke gibi yüzünde salınmayı," derken "gidiş" şiirinde, tarihin sırrını ele vermektedir. Ahmet Arif'in "yarasını dostuna gösterir gibi/öyle içten/öyle derin" mısralarını anımsatacağı kesindir.

Fakirlik, yoksulluk, itilmişlik, çocuk ölümlerinin boy gösterdiği, ulu orta düşünen sosyalist insanların sokaklarda vurulduğu bir coğrafyada "çocuk" ve "sokak" kelimelerinin çokça kaleme alındığı dizeler ilgiyi çekmektedir.

"Haki gömleğimle imbatlar kışın kardeş olurdu", derken "hesap seansı" şiirinde şair, siyasi kimliğini ifşa etmiştir. Çünkü biz haki rengini devrimcilere, Deniz Gezmiş, Ahmet Kaya, İbrahim Kaypakkaya, Yılmaz Güney ve diğer devrimcilere yakıştırdık hep. Ve belki de bundan sonra biz haki rengini Tahir Elçi'yi yâd ederken giyineceğiz.

Şiirlerine doğanın nerdeyse her karesini taşıyan şair şu mesajı verebilmektedir: doğayı doğal olanlar anlar ve yaşar.  "dilim eski bir kuyu, ruhum incir ağacı/ ay ışığında durmuşum sanki" dizelerinin yer aldığı "incir ağacı" şiirine şiir severseniz eğer şiire şiir yazasınız gelir… Şiire şiir…

"Ölü çocuklar balladı" şiirinden kulaklarınıza dengbêjlerin def tınısı gelir. Vurulup yatan bir yiğide yakılan ağıtların sesi gelir.

Neredeyse her şiirinde "çocuk" kelimesi geçen şairin, çocuklar adına gelecekle ilgili üzüntü ve endişe duyduğu aşikârdır. Yaşam ve yaşayana kaygı duyan şair her şiirinde kaygısına kalemi batırıp ak kâğıda dökülmüş gibidir.

"Şehir için lirikler" şiiri on iki kısa şiirden oluşur. Tabiri caizse özbe özdür. Şair, deniz kenarında kumdan kaleler yapan çocuk, usanmadan denizköpüğüne karşı ıslak kuma yazı yazan Halil Cibran gibidir… Nazım Hikmet'in şiirlerinden bildiğimiz devrik şiir tarzından cümleler ile şiir yazmayı tercih eden Altuner'in "unutmak için üç şiir" dizelerinde soru işaretiyle yazılan "susmak kalbine mi güvenmektir en fazla?" dizesi okuyucuya en az on dakika bir soluk aldırıp düşünme ve cevap bulmaya sevk edecektir.

"Pus" şiiri bir yargı şiiridir. Kan ile sulanan coğrafyanın gelecek ile ilgili yanılgısı, sırtından vuruluşudur. Okuyucu olarak bir kez okumakla kalmayıp bir daha, bir daha yüksek sesle kendinizi sağır edercesine dökülecektir dilinizden."Geçmiş gibi eksik" şiir kitabının ikinci yarısından sonra başlayan "ruh analizi" başlığı altında harflerle sıralanmış yirmi altı şiir, artık her (duyguya) öfke patlamasına, her anarşik düşünceye, her umutsuz beklentiye, yolda bırakılmışlığa, birer üç nota mahiyetindedir. Varın siz doldurun üç noktaya sığamayacak sonsuz uzunluktaki cümleleri.

"Gücenmiş derler gömdüğün kalbinle konuşunca payesi olur gönülsüz koşan atların seğirdiği neyse"

 "Geçmiş gibi eksik" kitapta yer alan şiirlerin toplamından geçmişe yönelik bir eksiklik ve geçmiş gibi geleceğin de eksik olacağı hissine kapılmamak elde değil ve eksik olacak olan nedir? Şairin de hazin bir şekilde kaleme aldığı, çocukların geleceği, özgürlüğe dair beklenti, düşünen beyinlerin ulu orta vurulacağı, tarihin her an ihanet edeceği, her insan bir dünya iken su parasından da ucuz niyetlere gideceği, özgürlüğün tüm coğrafya ve dünya insanlarının boğazına bir lokma ekmek gibi takılacağı eksiklikler…

"Yürürken öğrenirsin acı çekmenin de bir adabı var"

 

 

Kendine varamamış bir kişi hiç bir yere varamaz

Abübekir Demir

Evet, insanın geçeceği bütün yollar yine insanın kendinden geçer. İnsanın hayat yolculuğu olan dünya hayatında aşamalı olarak olgunlaşma süreci olarak da diye nitelendireceğimiz bir kendi içine doğru yolculuğu da söz konusudur. Bu yolculuk kimi inisiyatörler için en uzakken derin ve en ufak olarak tanımlanmaktadır.

Benim anlamadığım, acaba büyük dedem bir inisiyatör müydü ki ben çocukken bana bunu izah etmeye çalışırdı. Kendi Kürtçe dili ve lisanınca beni dizine oturtup bak oğul hayatı anlamak istersen şuna dikkat et deyip; 'hure, kure, dure' diyerek yıllar sonra dünyadaki bir ilim olduğu çok sonradan anlaşılacak olan inisiye ve aydınlanma sürecini bana nasıl o okumamış hali ile biliyor ve aktarmaya çalışıyordu.

İnanın hâlâ aklım bunu almıyor ve çok yıllar sonra Tibet keşişleri hayatlarının farkına varılacak ve dünyada yeni bir ilim olan aydınlanma olarak bilinen inisiye yani kişinin kendi ile iletişimi keşfedilecekti. Buna rağmen bu belki çok önemli olmasa bile işin asıl garip olan ve bende de garabet bir halet-i ruhiye uyandıran sözde okumamış olarak tanımlanan bir insanın ve bundan üç kuşak önce bu insan bu gerçeği nasıl ve nereden biliyordu? Çünkü bana, hayat bir süreçtir ve bu sürecin tamamlanması da bir yolculuğa bağlıdır derdi. Buraya kadar tamam; ama bundan sonrası asıl zurnanın zırt dediği yere geliyorduk.

İnsan hayat süreç yolculuğunu öyle ya da böyle tamamlayabilir; fakat bu yol ve yolculuktan çok daha önemli bir yol ve yolculuk daha vardır derdi. İşte bu yolda kişinin kendi içinde olan bir yol ve kişinin bu yolda olan yolculuğu idi. Dedem bu yolu en zor olarak tanımlıyor ve yolculuğun niteliğini de 'hure, kure, dure' olarak açıklıyordu:

Yani çok ufaktır fark dahi edilmesi çok zordur. Çok derindir varılması ve erişilmesi sanki mümkün olmayan, sonu gelmek bilmeyen bir dipsiz kuyudur ve yine oldukça uzak ve erişilmesi çok çok olandır. İşte çok sonraları okudukça, anladıkça ve kavradıkça fark ettim ki gerçekten hayat sürecinin en zor, erişilmez ve meşakkatli yolun kişinin kendi içine olan yolu ve yolculuk da yine buraya olan yolculuk olduğunu geç de olsa idrak ediyordum.

Yine bir başka gerçek de konu ile bütünlük arz edenşu durumdur. Rabbim gani gani rahmet etsin dedem, birde şunu derdi; kişinin hayat yolculuğu sürecinde başarılı bir yolculuk yapması ve nereden nereye yolculuk yaptığını bilmesi ve bu yolun bir hedefe varması için kişinin asıl olan süreç diyebileceğimiz kendi içindeki süreci tamamlamış olması lazım ki kişi ilk başta kendi ile bütünleşmiş olabilsin. Çünkü kendisine göre kişinin bir yolda hedefe varması için önce bu süreci tamamlaması şarttır. Bu şartı da şunun için gerekli öngörüyordu ki; çünkü derdi kişi ilk başta kendine varmalıdır.

Kendine varamayan bir insan hiçbir yere varamaz. Yani insanın bir yerlere varması için önce kendine varması gerekir. Kendinize varışınızı tamamladığınız anlamlı bir hayat yolculuğunda beraber olmak dileği.

 

 

Gitsem diyorum bazen

Fatime Erci

Gitsem diyorum bazen

Kurduğum her düşün

En güzel yerinde

Kaybolup gitsem

 

İnsan çoğu şeyi

Sığdırmıyor yüreğine

Hangi satırlara sığdırır ki

Düşüncelerini...

Ah, bir bilsen

 

Bazen yazmak ister

Lakin, kalem yorgun düşer

İçinde pervasız rüzgârlar eser

Sen de bir esebilsen

 

Gitsem diyorum bazen

Uzağın birine dalıp vuslatı

Aramak istesem

 

İnsan tebessüm eder

Çokça şeye

Kalemin yazısına

Gönlün yarasına

Şiirin sırrına

 

Susmak ister bazen

Sadece susmak

Lâkin, sessizlik

Ermiyor nihayete.

 

 

Cennette bir gün

Nimet Taner

Bin yıl yaşadım Artos'un eteklerinde

Ayrılık nedir bilmezdim o yüzyıllarda

 

Dilimin vurgun yediği bir gece

Yayılıyordun evrene

Yayıyordum seni her çağa

Sesimin değdiği sulara

Şuramdan çıkarıp otlara

Ve oralara çiziyordum

Göl mavisi gözlerini

 

Oralar ve her yer

Çoğaldı çoğalıyor

Yokluktaki varlığın

Yüz bin yürek taşıyor göğsümden

Aralıyorum

Aralıyor kubbede kanlı bir ay

Tutulurken Şems'in elinde

 

Parlatıyor gece yüzünü Artos'un

Artos mahcup

Yapraklar ağacı yeşille kesiyor

Gök kasıklarını ovuyor

Sabahlar ıslanıyor

Islanıyor başaklarım

Sesin değince ismime...

 

 

Ayna

Seyran Kartal

"Taş susunca ne biliyorsa inkâr etti ayna"

Taş başladı konuşmaya

Paramparça oldu ayna

Susmak kabullenmekti

İnkâr etmek değildi

 

Yansıttı ne gördüyse ayna kusursuz

Umurunda değildi taşın ne düşündüğü

Yansıttı gördüklerini kırarcasına

Geriye sadece kırıklığı kaldı taşın

 

Bakmadan Geçme