
Van'da yaz günü terennümleri
Yunus Türkoğlu
Eski Sebze Hali ada şeklinde tasarlanarak yapılmıştı. İç taraftaki dükkânlar Sebze Hali’ne bakar komisyoncular vardı, dış taraftakiler sokağa bakardı ve her türden esnaf mevcuttu. Hatırlayanlar olacaktır, Sokak tarafında olanlar ahşaptan yapılmışlardı. Sonradan Van Belediyesi bunları söküp yerine betonarme binalar inşa etti. Doğu tarafında meşhur Tablacılar Sokağı, güneyinde genellikle derici, sobacı, tenekeci, ayakkabıcı esnafı, kuzey tarafındaysa rahmetli babama ait kitapçı dükkânı vardı. Karşımızda Divan Oteli, onun batı tarafında ise yüksek kerpiç duvarları ve büyük kapıları olan han vardı. Filmlerde, romanlarda, masallarda olan hanlardan bahsediyorum. Kapanmak üzere olan son demlerini gördüm. Konaklayan kervanları, atları, develeri göremesem de bir “han” görmüşlüğüm var…
Burası maddi gelir elde etmek için değil, emeklilik sonrası meşguliyet ve hizmet etme gayesine matuftu. Babam, Kur’an-ı Kerim ve İslami kitaplar satar, Arapça dersler verir, bazı esnaflara cüz okutur, Otelin altında bulunan mescitte öğle ve ikindi namazlarını kıldırırdı…
Sene 1972, Kazım Karabekir Ortaokulu birinci sınıf öğrencisiyim. İlkokuldan sonra ortaokula başlayınca mahalle dışına çıkıyorduk. Hafiziye Mahallesi’ndeki okulumuza arkadaşlarla yıl boyunca gidip gelmiştik. Arada okul çıkışı ve cumartesi günleri dükkâna giderdim. İkindi namazını kılar, otelin altındaki fırından sıcak ekmek, Sebze Pazarı’ndan et-kıyma, sebze-meyve, Peynirciler Çarşısı’ndan bal, yumurta, otlu peynir alır duruma göre yaya veya hamal arabasına binerdim babam yanımızda eve dönerdik. Yavaş yavaş çevreyi tanımaya başlıyordum…
Size de dün gibi geliyor mu yıllar öncesi? Zaman nasıl da farkına varmadan çabucak geçti. Yaz-kış yıllar yıllar derken ömürden uzun bir süre geçmiş gitmiş, eyvah!..
Mevsim yaz, sıcak günler biri birini takip ederek elimizden kayıp gidiyordu. Bir akşamüzeriydi, babam;”-Yarın İskele’ye yüzmeye gidelim!” demişti ve bundan daha güzel bir teklif olamazdı. Hemen çantama havlu, mayo vs. bırakıp sabahı beklemeye başlamıştım. Kahvaltıdan sonra Kışla ve Cumhuriyet Caddesi derken çarşıdaydık. Sabırsızlıkla bekliyorum, nihayet ikindi vakti girdi ezan okundu. Namazı cemaatle mescitte kılıp yola revan olduk…
Sağ yanımızda Tablacılar Sokak, Buğday Pazarı, ne kadar yaptığı işi sevmesem de muhteşem taş yapısıyla Tekel Binası sağımızda duruyor. Caddeye çıkıp Beşyol’a doğru yöneldik. Alçekiç Pasajı ve sıralı dükkânlar solumuzda, sağ tarafta ise Hükümet Konağı bütün güzelliğiyle ilgimizi cezbediyor.
Gel gönül; Tekel sokağına girelim, varıp bir bakalım. O eski kıymetli dostlar nice oldu, nereye gittiler? Yerlerini yurtlarını bilen var mı? Soralım…
Beşyol’dayız:
Kehriz suyunun şırıltısı ruhumuzu okşarken, bakır tastan içilen bir-iki yudum suyu ömre bedeldi. Taksi dolmuşlardan birine bindik. Sağ taraf Pencere kenarındayım. Camı yarıya kadar indirdim, taksinin dolmasını bekliyoruz… Bu arada kısa bir anekdot:
O yıllarda tatlı dilli, güler yüzlü İskeleli Erol ağabey vardı. Sıfır Hacı Murat 124 dolmuş-taksisi vardı. Sonraki zamanlarda mahalleden arkadaşlarla İskele’ye giderken sıra onun arabasındaysa hemen binerdik, değilse sırasının gelmesini beklerdik. Vefat ettiyse mekânı cennet olsun!
Birkaç yolcu geldikten sonra hareket ediyoruz. Evet, macera başlıyor. İskele’ye gidiyoruz…
Öyle bir güzellik ki İskele Caddesi; kavakları ve kanaldan akan suyu; sanki gül dalında goncadır veyahut dağ yolunda yonca, evelik belki de benicedir…
İki tarafı muhteşem kavak ağaçlarıyla kaplı ince uzun bir yolda ilerliyoruz. Rüzgâr pencereden içeri girip serinlik ve huzur bırakıp diğer pencereden süzülüp gidiyordu ve ruhlarda ulvi bir inşirah…
Gözlerimi kavaklardan alamıyorum, bazen kapatıyorum kanal suyunun sesini dinliyorum. Su irili ufaklı taşların arasından akıyor. Kavakların yemyeşil rengi adeta insanı büyülüyordu. İlerledikçe tek tek geçtiğimiz kalın gövdeleri, gökyüzüne uzamış dalları, taze yaprakları bir avuç huzuru gönlümüzün orta yerine bırakıyordu. Bu cadde yürürken bir başkaydı, araçla ilerlerken başka, oturup seyretmek bir başka…
Bu güzellik İpek Yol’a kadar devam etmişti. Karayolları binalarını geçip ilerliyoruz, Van Kalesi asil duruşuyla sol yanımızda kalırken, TRT binası yine solumuzda. Derken üç yol ağzındayız. Taksiden inip denize doğru yürümeye başlıyoruz. Karşımızda tahta iskele, solumuzda buğday siloları var. Sahilden devam ediyoruz, söğüt ağaçlarından sonra pırıl pırıl uzayıp giden kumların üzerine oturup kıyıya usulca vuran dalgaları izliyoruz.
Burada muhteşem ahenk, renkler ve desenler İlahi bir nimettir. Masmavi sular, arkamızda salkım söğütler, ufukta Süphan Dağı, bir tarafta Fidanlık ve Edremit’in yeşil silueti insanın ruhunu yıkıyordu. Birazdan Tatvan’dan gelecek olan 2 Nisan gemisini beklemekte ayrı bir heyecan ve mutluluktu. Suya girme vakti deyip rahmetli babamla kendimizi serin sulara bırakmıştık…
Selam ve dua ile…